Kopenhag 25 Nisan 2026
Erdal Çolak
İnsanlık tarihi çoğu zaman bir ilerleme hikâyesi olarak anlatılır; oysa bu anlatı, gerçeğin üzerini örten cilalı bir masaldan ibarettir.
Tarihin derinliklerine inildiğinde görülen şey, adım adım yükselen bir medeniyet değil, biçim değiştirerek varlığını sürdüren bir tahakküm düzenidir. Antik çağın imparatorluklarından modern ulus devletlere kadar uzanan çizgide değişen yalnızca araçlardır; güç ilişkilerinin özü ise aynı kalmıştır: güçlü olanın haklı sayıldığı, zayıfın ise susturulduğu bir dünya.
Sömürgecilik çağında bu düzen açık ve çıplaktı. Afrika’nın yeraltı zenginlikleri yağmalanırken, Amerika kıtasının yerli halkları sistematik biçimde yok edilirken, Avrupa merkezli güçler bunu “medeniyet götürmek” adı altında meşrulaştırdı. Oysa bu, tarihin en büyük talanlarından biriydi. Bu talanın izleri bugün hâlâ ekonomik eşitsizliklerde, kırılgan devlet yapılarında ve derin toplumsal travmalarda yaşamaya devam etmektedir. Geçmiş bitmemiştir; yalnızca biçim değiştirmiştir.
Thomas Hobbes, insan doğasını “insanın insana kurt” olduğu bir yapı olarak tanımlarken, güçlü bir otorite olmadığında hayatın “yalnız, fakir, kötü, vahşi ve kısa” olacağını savunmuştu. Bugün yaşanan küresel kaos, parçalanmış devletler ve sürekli çatışma ortamı karşısında Hobbes muhtemelen şunu söylerdi:
İnsanlık hâlâ doğa durumundan tam anlamıyla çıkamamıştır. Modern devletler kurulmuş olsa da, uluslararası düzeyde hâlâ kuralsız bir alan hüküm sürmektedir.
Modern çağda zincirler görünmez hale gelmiştir. Eskinin köle pazarlarının yerini finans piyasaları, sömürge valilerinin yerini ise uluslararası kurumlar almıştır. Borçlandırma politikaları, ekonomik yaptırımlar ve küresel ticaret anlaşmaları, güçlü olanın çıkarlarını koruyan yeni araçlar haline gelmiştir. Bir ülkeyi işgal etmek için artık her zaman ordu göndermek gerekmez; ekonomik bağımlılık yaratmak çoğu zaman daha kalıcı ve daha derin sonuçlar doğurur.
Eğer Friedrich Nietzsche yaşasaydı bu düzeni ahlaki bir çöküş olarak yorumlardı. Ona göre toplumlar, güçsüzlüğü yücelten sahte değerler üretir ve gerçek gücü bastırır. Ancak bugünün dünyasında Nietzsche muhtemelen farklı bir ironiye dikkat çekerdi: Artık güç gizlenmiyor, aksine açıkça kutsanıyor.
Güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzende, “üstün insan” ideali yozlaşmış ve yalnızca çıkar peşinde koşan bir figüre dönüşmüştür. İnsan doğası özünde iyiydi, ancak toplum tarafından bozulmuştu. Bugünün dünyasına baktığında Rousseau, insanın doğasından ne kadar uzaklaştığını ve kendi yarattığı sistemin esiri haline geldiğini görürdü. “İnsan özgür doğar, ama her yerde zincire vurulmuştur” sözü, bugün her zamankinden daha gerçek bir anlam kazanırdı.
Özellikle Orta Doğu, bu düzenin en açık sahnelerinden biri olmayı sürdürmektedir. On yıllardır tekrar eden bir döngü vardır: kriz yaratılır, müdahale edilir, düzen yıkılır ve ardından yeni bir kriz doğar. Bu döngü, yalnızca bölgesel dinamiklerle açıklanamayacak kadar sistematiktir. Enerji kaynakları, jeopolitik konum ve küresel güç dengeleri, bu coğrafyayı sürekli bir çatışma alanı haline getirmiştir. Bugün yaşanan savaşlar, insani krizler ve kitlesel göç hareketleri, bu uzun tarihsel sürecin güncel yansımalarıdır.
