Kopenhag 13 Ağustos 2026
Tülay Çetinkaya Saraçoğlu
Danimarka’da Paradise Hotel ile tanınan, daha sonra Good Luck Guys ve kendi hayatını anlattığı Alle elsker Sinan programıyla izleyicilerin karşısına çıkan Sinan Türkmen ile tanıştım.

Türk kökenli Sinan’ın babası Konyalı, annesi ise Haymanalı. Çocukluğunda cinsel yönelimi nedeniyle ailesinden gördüğü baskıyı ve şiddeti yıllar sonra açıkça anlatması, insanı ister istemez düşündürüyor. Sinan, Türk ailesinin onun cinselliği ve kişiliğiyle mücadele ettiğini kendi ağzından anlattı.
Bir çocuğun, olduğu kişi yüzünden şiddet görmesi nasıl kabul edilebilir?
Çocuklarımızın cinsel yönelimleri üzerinden onları suçlamak, utandırmak, değiştirmeye çalışmak yerine; onları anlamayı ve oldukları haliyle sevmeyi ne zaman öğreneceğiz?
Ben bir insanın cinsel yöneliminin onu iyi ya da kötü insan yapmadığına inanıyorum. İyi insan da kötü insan da cinsel yönelimiyle değil; karakteriyle, vicdanıyla, davranışlarıyla ve başkalarına nasıl davrandığıyla değerlendirilir.
Sinan’la tanışıp birlikte fotoğraf çektirdiğimde aklımdan bütün bunlar geçti. Fakat o fotoğrafın benim için çok daha özel bir anlamı var.
Çünkü dün, 12 Ağustos’ta, Sinan’la tanıştığımız gün birlikte güneş tutulmasını aynı tutulma gözlüğünden izledik.



Güneşe aynı gözlükten baktık.
Belki de bu fotoğrafın benim için asıl anlamı tam da burada.
Çünkü onun hayatına, tercihlerine ya da cinsel yönelimine farklı bir gözlükle bakmıyorum. Onu yargılamıyor ve ayıplamıyorum.
Güneşe birlikte baktığımız gibi, dünyaya da birlikte bakıyoruz.
Onun tercihi ona ait. Benim için önemli olan, onun nasıl bir insan olduğu. Çünkü bir insanı iyi ya da kötü yapan şey, kimi sevdiği değil; karakteri, vicdanı ve insanlara nasıl davrandığıdır.
Belki de hepimizin kendimize sorması gereken soru tam olarak şu:
Ne zaman çocuklarımızın kim olduğunu değiştirmeye çalışmak yerine, onları oldukları gibi kabul etmeyi öğreneceğiz?
Çocuklarımızın kim olduğu, kimi sevdiği ya da nasıl bir hayat seçtiği onların hayatıdır. Bizim görevimiz onları korkutmak, utandırmak, ayıplamak ya da değiştirmeye çalışmak değil; onları anlamaya, dinlemeye ve sevmeye çalışmaktır.
Çünkü bir çocuk için en güvenli yer, ailesinin yanında kendisi olabildiği yerdir.
Hiçbir çocuk, “Ben olduğum için sevilmiyorum” duygusuyla büyümemeli.
Bir çocuğun ailesinden beklediği şey aslında çok basit: Kabul edilmek, sevilmek ve olduğu kişi olarak değer görmek.
Sinan’ın çocukluğunda yaşadıklarını kendi ağzından anlatması, yalnızca onun kişisel hikâyesi olarak görülmemeli. Bu hikâye, toplum olarak çocuklara ne kadar alan tanıdığımızı, farklılıklar karşısındaki tutumumuzu ve aile kavramını nasıl anladığımızı da sorgulamamıza neden olmalı.
Çünkü çocuklarımız bizim istediğimiz kalıba girmek için dünyaya gelmiyor.
Onları kendi hayallerimizin, korkularımızın veya toplumun beklentilerinin içine sığdırmaya çalışmak yerine, kim olduklarını anlamaya çalışmalıyız.
Sinan’la o gün güneşe aynı gözlükten baktık.
Belki de dünyaya da aynı gözlükten bakmayı öğrenmeliyiz.
İnsanları yargılamadan, ayırmadan, utandırmadan; yalnızca insan oldukları için görebilmeyi…
Güneş tutulması bize aynı gökyüzünün altında olduğumuzu hatırlatırken, belki de asıl görmemiz gereken şey buydu:
Farklı hayatlar yaşayabiliriz, farklı seçimler yapabiliriz, farklı yönlere bakabiliriz. Ama hepimiz insanız.
Ve belki de gerçek kabullenmek, karşımızdaki insanın bizim gibi olmasını beklemek değil; bizden farklı olsa bile onun hayatına saygı duyabilmektir.
Güneşe birlikte baktığımız gibi, dünyaya da birlikte bakabilmek…
Belki de öğrenmemiz gereken asıl şey budur.
