İstanbul 28 Kasım 2025
Bir süredir manşetlerde dolanan bir haber var: Türkiye, Birleşmiş Milletler’in büyük iklim
buluşması COP31’e ev sahipliği yapacak. Bu kulağa kuru bir diplomatik başlık gibi gelebilir;
ama biraz yakından bakınca aslında mesele, 1 milyar dolarlık bir vitrin kurup dünyanın tüm
iklim karar vericilerini bu vitrinin içine davet etmek. Hava sıcak mı, ekonomi soğuk mu,
politik rüzgâr sert mi… Hepsi burada konuşulacak.
Asıl soru şu: Bu dev organizasyon bize ne kazandırır, ne götürür?
COP dediğimiz şey, öyle üç harfli bir kısaltma olmaktan fazlası. Açılımı uzun: Taraflar
Konferansı. İlk kez 1995’te Berlin’de toplandı. O zamanlar daha küçük, daha sade, daha
bilimsel bir platformdu. Ama dünya ısındıkça, ormanlar tükendikçe, seller ve kuraklıklar
arttıkça COP’un önemi büyüdü. Özellikle 2015’teki Paris Konferansı’nda imzalanan Paris
İklim Anlaşması var ya… İşte o gün COP, devlet başkanlarının, şirket patronlarının, bilim
insanlarının ve aktivistlerin aynı koridorda yürüdüğü bir küresel podyuma dönüştü.
COP31 işte bu dev sirkin 31. perdesi. Antalya’da yapılması, liderler zirvesinin İstanbul’da
toplanması bekleniyor. Yani sahne Türkiye’de, yönetmenlik ise yarı yarıya: ev sahibi biziz
ama müzakere sürecini yönetecek olan Avustralya. Kurgu bize, metin yazımı onlara gibi
düşünün. Türkiye mekânı hazırlayacak, kapıları açacak, açılış konuşmasını yapacak; sonra
top Avustralya’da olacak. Onlar gündemi belirleyecek, karar taslaklarını yönetecek, özellikle
Pasifik bölgesinin iklim sorunlarını masaya koyacak.
Bu işbirliği biraz da mecburiyetten doğdu. Türkiye’nin iklim politikaları uzun zamandır
eleştiri alıyor; karbon emisyonlarımız düşmek yerine yükseliyor. Avustralya ise fosil yakıt
ihracatçısı olmasına rağmen son yıllarda emisyon azaltımında adım atan bir ülke. İtirazlar
büyüyünce, çözüm “ortak ev sahipliği” oldu. Bir nevi düğünde salon bizden, orkestranın
repertuarı onlardan.
Gelelim en çok konuşulan konuya: Para
Kesin bir bütçe yok ama dünya COP örneklerine bakıldığında toplam maliyetin 1 milyar
dolara yaklaşması sürpriz olmaz. Protokol, güvenlik, tanıtım, konaklama, altyapı hazırlığı…
Hepsi bir araya geliyor ve devasa bir fatura çıkıyor. Kimi ülkelerde bu rakam 1,3 milyar
doları bile buldu. Antalya–İstanbul hattı için bu ölçekten çok uzaklaşılması beklenmiyor.
Peki, bu para sadece masraf mı? Yoksa yatırım mı?
Bugüne kadar birçok COP ev sahibi ülke, bu platformu kendine fırsata çevirmeyi başardı.
Mısır ev sahipliği yaptığında milyarlarca dolarlık yeşil hidrojen ve enerji projeleri için fon
akışı sağladı. Birleşik Arap Emirlikleri, COP28’le petrol deviyken aynı zamanda yenilenebilir
enerjinin küresel aktörü olma imajını güçlendirdi. Azerbaycan ise Bakü’deki COP29 sonrası
“yeşil enerji koridoru” için büyük anlaşmalar imzaladı.
Yani bu sahnenin ışığı doğru kullanılırsa, göz kamaştırabiliyor
Biz ne yapacağız?
Çevre örgütleri “bu büyük bir fırsat” diyor. Ama yanına kocaman bir ama koyarak… Çünkü
iklim politikalarında hâlâ ciddi çelişkiler var. Bir yandan temiz enerji konuşuluyor, diğer
yandan kömürlü termik santraller genişletiliyor. Fosilden çıkış için net bir takvim yok. İklim
konusu ülkenin ana gündemi olamıyor.
Bir anlamda COP31, kendimize aynada bakma şansı
Sadece misafir ağırlamakla sınırlı kalırsak vitrinde şık görünüp vitrin camının ardında aynı
tempoyla karbon salmaya devam eden bir ülke oluruz. Ama iklimi gerçekten merkeze alır,
somut adımlar atar, kömürden adil çıkışı planlar, yenilenebilir yatırımları hızlandırır ve sivil
toplumun sürece gerçek katılımını sağlarsak bu zirve, Türkiye için tarihi bir kırılma noktası
bile olabilir.
Zirveyi organize etmek bir ayrıcalık… Ama asıl mesele o sahnede hangi rolü oynayacağımız
COP31, hem dünyaya gösterilen bir vitrin hem de kendi kendimize tutulan bir projektör. Ya
ışığın altında parlayacağız, ya da gözümüz kamaşıp gölgede kalacağız.
Dileğimiz şu: Türkiye bu kez sadece ev sahibi değil, oyunun kurucularından biri olsun.
Çünkü iklim krizi artık uzağımızda değil. Bahçemizde, şehrimizde, cebimizde.
Ve o 1 milyar dolarlık
