Kopenhag, 12 Aralık 2025
Çin gezi günlüğü
Tülay Cetinkaya Saracoglu
Pekin’e, Çin Seddi’ni ziyaret etmek için geldim. Bugün, Badaling’e yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki Juyongguan Geçidi’ndeydim. Çin Seddi uzaktan göründüğünde, o taşların arasında yıllara meydan okuyan bir tarihin sessizliğini hissettim.


Tarih kitaplarında okuduğum her şey gözümün önünde canlandı. Şimdi bunları size gezi günlüğüm olarak paylaşmak istiyorum.
Önce, Çin’e adını veren ve küçük imparatorlukları tek bir çatı altında toplayan hanedandan başlayalım:
Qin Shi Huang, Çin’i Birleştiren İlk İmparator.
M.Ö. 3. yüzyılda Çin toprakları yedi büyük krallığa bölünmüştü.
Bu krallıklardan biri olan Qin, güçlü ordusu, sert yasaları ve disiplinli yönetimiyle diğerlerinden ayrılıyordu.
M.Ö. 221 yılında Kral Qin Shi Huang, bütün krallıkları birleştirerek Çin’in ilk birleşik imparatorluğunu kurdu.
Bugünkü “Çin” adı da bu hanedanın adından gelir.
Qin yalnızca savaşla değil, düzenle de birleştirdi imparatorluğunu:
- Ülkenin her yerinde aynı yazı sistemi, ölçü birimleri ve para birimi kullanılmaya başlandı.
- Yollar ve kanallar inşa edilerek ülke bir ağ gibi birbirine bağlandı.
- Ve en önemlisi: kuzeydeki tehditlere karşı devasa bir savunma hattı oluşturuldu — Çin Seddi.
Bu duvar, aslında Qin döneminden önce var olan küçük savunma hatlarının birleştirilmesiyle oluştu.
Amaç sadece savunmak değil, kuzeydeki göçebe halklarla imparatorluk arasına kalıcı bir sınır çekmekti.
Seddi inşa edenler arasında yüz binlerce köylü, asker ve mahkûm vardı; çoğu, o taşların arasında hayatını kaybetti.
Bugün o taşların arasında sessizlik hâkim…
Ama rüzgâr hâlâ bozkırın sesini taşıyor.
Çünkü bu duvarın ötesinde, Çin tarihinin en eski ve en güçlü komşuları vardı: Türkler ve Moğollar.
Bozkırın Halkları: Türkler ve Çin
Türklerin Çin’le ilişkisi, Asya Hun İmparatorluğu döneminde, yani M.Ö. 3. yüzyılda başladı.
Çin kaynaklarında “Xiongnu” olarak geçen bu topluluk, kuzey bozkırlarında yaşıyor ve güçlü süvari birlikleriyle Çin sınırlarını zorluyordu.
Hun akınları, Çin Seddi’nin güçlendirilmesinde önemli bir rol oynadı.
Savaşlar ve barış antlaşmaları arasında süren bu ilişkiler, binlerce yıl boyunca devam etti.
Hunlardan sonra sahneye çıkan Göktürkler (552–744), Çin tarihinde “Tujue” olarak anılır.
Göktürk Kağanlığı, “Türk” adını ilk kez bir devlet adı olarak kullandı.
Çin’le ilişkileri kimi zaman dostane, kimi zaman düşmanca geçti.
Bir dönem Çin egemenliği altına girdiler ama sonra yeniden bağımsızlıklarını kazandılar.
Orhun Yazıtları’nda Bilge Kağan ve Tonyukuk’un Çin’e dair şu uyarısı dikkat çekicidir:
“Çin milleti tatlı sözüyle, ipekli kumaşıyla uzak kavimleri kendine bağlar…”
Bu söz, yalnızca bir siyasi öğüt değil, aynı zamanda kültürel farkların da farkına varan derin bir bilincin ifadesidir.
Göktürklerden sonra Uygurlar (744–840) dönemi geldi.
Uygurlar Çin’le ticaret, sanat ve din alanlarında yakın ilişkiler kurdu.
Budizm, Maniheizm ve gelişmiş yazı kültürleriyle Orta Asya’da bir uygarlık merkezi oldular.
Bugün Pekin’deki bazı eski tapınaklarda hâlâ Uygur estetiğinin izlerine rastlamak mümkün.
Moğollar ve Türkler: Aynı Bozkırdan İki Yol
Moğollar ve Türkler, aynı bozkır kültürünün iki kardeş halkı gibidir.
Her ikisi de atlı göçebe yaşam biçimini sürdürmüş, oba düzeniyle örgütlenmiş ve savaş sanatını bir yaşam tarzı hâline getirmiştir.
Ancak dil, köken ve tarihsel yönelim açısından zamanla farklılaşmışlardır.
Cengiz Han (1162–1227) döneminde Moğollar büyük bir imparatorluk kurarak Çin’i tamamen egemenlikleri altına aldı.
Yuan Hanedanlığı (1271–1368), Moğolların Çin’i yönettiği dönemdir.
Bu süreçte birçok Türk boyu Moğol ordularında yer aldı, hatta bazıları Çin sarayında görev yaptı.
Zamanla Türkler batıya, Orta Asya ve Anadolu’ya göç ederken; Moğollar Çin’in doğusunda kaldı.
Böylece aynı kökten gelen bu iki halk, farklı tarih yollarına ayrıldı.
Çin Seddi: Bir Duvar mı, Bir Köprü mü?
Bugün Çin Seddi’nin tepesinde durup doğuya ve batıya baktığınızda, aslında iki dünyanın sınırını görürsünüz:
Bir yanda yerleşikliğin, düzenin ve tarımın dünyası; diğer yanda özgürlüğün, göçün ve rüzgârın dünyası.
Çin Seddi, sadece bir “savunma hattı” değil; iki medeniyetin — yerleşik Çin ile göçebe bozkır halklarının — birbirini tanıma, korkma ve bazen de hayran olma hikâyesidir.
Qin Shi Huang bu duvarı inşa ettirirken, belki de farkında olmadan dünyanın en kalıcı kültürel sınırlarından birini yaratmıştı.
Ama tarih bize gösterdi ki, duvarlar insanları tamamen ayıramaz.
Çin kültürü kuzeye, Türk ve Moğol kültürleri güneye taşmış;
ipek, at, yazı, dil ve inanç, duvarın iki yanından da birbirine akmıştır.
Bugün Çin ejderhası teknolojide gökyüzüne yükselirken, bozkırın çocuklarının torunları dünyanın dört bir yanına yayılmış durumda.
Belki de bu, tarihin en güzel ironisidir:
Bir zamanlar birbirinden ayrılmasın diye örülen bu duvar, sonunda kültürleri birbirine bağlayan görünmez bir köprüye dönüşmüş.
Kaynak: Tülay Cetinkaya Saracoglu´nun Çin Günlüğü notları(Başlıca kaynaklar: Cambridge History of China, Encyclopaedia Britannica, Çin tarih kronikleri Shiji ve Han Shu, Orhun Yazıtları, Çin Halk Cumhuriyeti Ulusal Miras Arşivleri.)
