Oslo 21 aralık 2025
Sefa M. Yürükel
Bölüm 4
Al Hayba (2017–2020) ve Uzak Şehir (2024– ) Üzerinden
Sinemanın, Televizyonun ve Yaratıcılığın Geriye Gidişine Dair
Kamuya Açık Bir Kültür Yazısı
NEDEN BU KADAR SERT?
Çünkü mesele bir diziyi beğenip beğenmemek değildir.
Çünkü mesele reyting, popülerlik ya da “seyirci bunu istiyor” kolaycılığı değildir.
Çünkü mesele estetik tercih hiç değildir.
Mesele şudur:
Bugün televizyon ve sinema, toplumu ileriye taşımak yerine, onu geçmişin en karanlık, en ilkel, en çözümsüz ilişkilerine geri çağırmaktadır.
Lübnan yapımı Al Hayba (2017–2020) ve Türkiye’de Kanal D’de yayımlanan Uzak Şehir (2024– ) bu geri çağırmanın en görünür, en sistematik örnekleridir.
“UYARLAMA” DENİLEN ŞEYİN GERÇEK ADI
Uzak Şehir, resmi olarak Al Hayba’nın uyarlamasıdır.
Ancak burada “uyarlama” sözcüğü masum değildir.
Çünkü:
• Hikâye omurgası aynıdır
• Karakter fonksiyonları aynıdır
• Çatışma biçimi aynıdır
• İdeolojik dünya aynıdır
Sadece:
• Coğrafya değiştirilmiştir
• İsimler yerelleştirilmiştir
• Kültürel motifler eklenmiştir
Bu, yaratıcı bir yeniden yazım değildir.
Bu, piyasaya uyarlanmış bir tekrar üretimidir.
Dolayısıyla Uzak Şehir, Al Hayba’dan “esinlenen” bir iş değil; onun dramatik ve ideolojik kopyasıdır.
FEODALİTENİN YENİ AMBALAJI
Her iki dizide de merkezde aynı anlatı vardır:
• Aşiret
• Reis
• Mutlak sadakat
• Mutlak şiddet
• Mutlak sessizlik
Feodal düzen, tarihsel bir sorun olarak ele alınmaz.
Aksine, nostaljik, karizmatik ve “erkeksi” bir güç modeli olarak parlatılır.
Bu, masum değildir.
Bu anlatı şunu öğretir:
“Hukuk değil, gelenek.
Devlet değil, silah.
Adalet değil, intikam.”
Bu, modern toplum fikrinin bilinçli olarak çöpe atılmasıdır.
DEVLETİN BİLİNÇLİ OLARAK SİLİNMESİ
Bu dizilerde devlet:
• Ya görünmezdir
• Ya korkaktır
• Ya etkisizdir
Buna karşılık suç:
• Etkindir
• Organiktir
• Meşrudur
Silah kaçakçılığı, sınır aşımı, yasa dışı ticaret:
etik bir sorun değil, hayatın doğal akışı gibi sunulur.
Bu, izleyicinin bilinçaltına şu fikri yerleştirir:
“Devlet yoksa, suç kaçınılmazdır.”
Bu, tehlikeli bir kültürel mesajdır.
ŞİDDETİN ESTETİKLEŞTİRİLMESİ: EN BÜYÜK SUÇ
Şiddet bu dizilerde:
• Eleştirilmez
• Sorgulanmaz
• Sonuçlarıyla yüzleştirilmez
Şiddet bir gösteriye dönüşür.
Kan, dramatik süs olur.
Ölüm, karakter gelişimi aracı olur.
İntikam, ahlaki gerekçe haline gelir.
Bu, sanat değildir.
Bu, şiddetin pornografisidir.
KADINLARIN YERİ: MERKEZDE DEĞİL, ARAÇTA
Al Hayba’da da Uzak Şehir’de de kadın:
• Kendi hikâyesinin öznesi değildir
• Aşiretin onur nesnesidir
• Erkek iktidarının duygusal gerekçesidir
Aşk bile özgür değildir.
Aşk bile feodal denetim altındadır.
Bu, modern dünyayla bağını koparmış bir anlatıdır.
OYUNCULAR, YAPIMCILAR, SENARİSTLER: HİÇ Mİ SORUMLULUK YOK?
Bu noktada açık konuşmak gerekir.
Oyuncular yalnızca “rol yapmıyor”.
Yapımcılar yalnızca “iş üretmiyor”.
Senaristler yalnızca “hikâye yazmıyor”.
Hepsi kamusal bir anlatının parçası oluyor.
Ve bu anlatı:
• Gerici
• Şiddet merkezli
• Devlet dışı
• Feodal
bir dünya öneriyor.
Bu, “sanat özgürlüğü” kalkanıyla geçiştirilemez.
SEYİRCİ MESELESİ: HER ŞEY İZLENİYOR DİYE HER ŞEY MEŞRU MU?
“İzleniyor” olmak, doğru olmak değildir.
“Popüler” olmak, ilerici olmak değildir.
Tarih boyunca:
• Savaş öncesi dönemlerde
• Kültürel çöküş evrelerinde
• Toplumsal gerilim anlarında
şiddet, entrika ve ilkel güç anlatıları hep yükselmiştir.
Bu bir tesadüf değildir.
BU DİZİLER NEYİ NORMALLEŞTİRİYOR?
Normalleştirilenler şunlardır:
• Suç
• Şiddet
• İntikam
• Devletsizlik
• Feodal sadakat
• Kadın üzerindeki denetim
Bu normalleşme, masum değildir.
Bu, toplumsal bilinç üzerinde yavaş ama derin bir tahribat yaratır.
SON SÖZ: BU BİR UYARIDIR
Bu yazı bir linç değildir.
Bu yazı bir sansür çağrısı değildir.
Bu yazı bir hesap sormadır.
– Sinema ve televizyon, geçmişin karanlığını parlatmak zorunda değildir.
– Şiddeti estetikleştirerek topluma katkı sağlanmaz.
– Feodaliteyi romantize ederek modernlik inşa edilmez.
Uzak Şehir, Al Hayba’nın kötü bir kopyası olarak,
yaratıcılığın değil, piyasanın galip geldiğini göstermektedir.
Bu bir tercihtir.
Ve her tercih, eleştiriyi hak eder.
Bu metin şunu söylüyor:
Ya gerçekten yeni hikâyeler anlatacağız,
ya da eski karanlıkları “dizi” diye izlemeye devam edeceğiz.
İkisi birden olmaz.
