Almanya Ekonomisinin Çevre (periphery) İle İmtihanı

İstanbul 5 Ocak 2026

Adnan Ateş

Almanya ekonomisinin çevre (periphery) ile imtihanı

Almanya sık sık ziyaret ettiğim ve kamusal standartlarını bazen yavaş ama daha sonra olumlu
etkilerini görünce mükemmel olduğunu fark ettiğim güçlü bir Avrupa ülkesi. 2000’li
yıllardan bu yana Avrupa ekonomisini izleyen bir ekonomi gazetecisi olarak, bugün
Almanya’yı anlamanın en berrak yollarından biri ‘periphery’ yani merkezçevre ilişkisi
üzerinden bakmak olduğunu fark ettim. Kendine özgü bir üretim standardı ve kamusal yapısı
olan Almanya’nın kırılgan ekonomilere sahip olan Periphery olarak tabir edilen çevre
ülkelerden kaynaklı olumsuz etkilerini geçmiş yıllara göre daha fazla görmeye başladım.
Sanayi endeksleri ile iş dünyası üzerinde ki etkilerini, sokakta yani sosyal yaşamda periphery
diye tabir ettiğimiz ülkelerden gelen serbest dolaşıma sahip insanların üretime katkı
sunmadıkları, eğitimsiz olmalarına rağmen sanayide ara eleman görevi dahi görmedikleri,
entegre olmakta inat ettikleri (yada hiç umursamadıkları) ve yaşamsal boş vermişlik
alışkanlıklarını, bohem rutinlerini burada da devam ederek Almanya’nın sosyal dokusuna
entegre olmakta zorlanan bir kısım göçmenler gibi olumsuz etkilerde bulunduklarını da
maalesef gözlemledim. Somut bir analiz yapmak istiyorsanız, NRW’de Gelsenkichen
şehrinde kısa bir tur atarak periphery ülkelerden gelen serbest dolaşıma sahip insanların
günlük rutinlerini gözlemleyebilirsiniz.


Periphery, bence sadece coğrafi bir tanım değildir; üretim kapasitesi sınırlı, finansal olarak
kırılgan, siyasi ve kurumsal yapıları zayıf ekonomilerin, güçlü merkezlerle kurdukları
asimetrik ilişkiyi de anlatır. Almanya ise bu tabloda, Avrupa’nın sanayi, sermaye ve karar
alma merkezlerinden biridir. En büyük yükü taşıyan rol model özelliği olan daha doğrusu göç
politikaları konusunda rol model bir özelliği olan bir ülke.


Biraz geçmişe gidersek; Soğuk Savaş’ın bitişi, Avrupa Birliği’nin genişlemesi ve Euro’nun
yürürlüğe girmesiyle birlikte merkezçevre ilişkileri daha görünür hale geldi. Almanya, Fransa
ve Benelüks (Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) ülkeleri merkezde konumlanırken; Güney
Avrupa, Doğu Avrupa ve AB dışı kırılgan ekonomiler çevreyi oluşturdu. Bu yapı, Almanya
için uzun süre maliyetlerden çok fayda üretti. Ancak son on yılda tablo daha karmaşık bir hâl
aldı.

Periphery ekonomilerinin Almanya’ya etkisi

Periphery ülkeleri Almanya ekonomisini üç temel kanaldan etkiliyor: iş gücü hareketliliği, iç
talep ve sanayi yapısı.İlk kanal göç. Ekonomik olarak zayıf, işsizlik oranı yüksek ve gelir seviyesi düşük ülkelerden
Almanya’ya yönelen göç, başlangıçta iş gücü açığını kapatan bir unsur olarak görüldü.
Federal İstatistik Ofisi (Destatis) ve Federal İş Ajansı verileri, özellikle düşük vasıflı işlerde
göçmen emeğinin payının belirgin şekilde arttığını gösteriyor. Ancak bu durum, mikro
ölçekte ücret baskısı, kayıt dışı istihdam ve sosyal yardımlara olan bağımlılığın artması gibi
sorunları beraberinde getirdi.


Sokakta hissedilen ekonomi tam da burada başlıyor. Büyük şehirlerin çevre mahallelerinde
kira fiyatlarının yükselmesi, sosyal konut talebinin patlaması ve yerel esnafın düşük alım
gücüyle karşı karşıya kalması, periphery etkisinin günlük hayattaki yansımalarıdır. Berlin,
Duisburg ve Hamburg’un bazı bölgelerinde belediyelerin sosyal harcamaları hızla artarken,
yerel bütçeler zorlanıyor.

İkinci kanal iç talep. Periphery ülkelerinden gelen göçmen nüfus, tüketimi artırıyor gibi
görünse de bu tüketim büyük ölçüde düşük marjlı ve ithalata dayalı. Bu da Almanya’nın
yüksek katma değerli üretim modeline sınırlı katkı sağlıyor. Ekonomi literatüründe sıkça
vurgulanan nokta şu: Düşük gelirli nüfusun talebi, büyümeyi nicel olarak artırabilir; ancak
verimlilik artışı yaratmaz.

Sanayi ve imalat üzerindeki baskı

Almanya’nın asıl kırılganlığı, imalat ve ağır sanayi tarafında hissediliyor. Otomotiv, makine
ve kimya sektörleri uzun yıllar boyunca Avrupa çevresinden gelen ucuz ara malı ve iş gücü
sayesinde rekabet gücünü korudu. Ancak bu model sürdürülebilirliğini kaybediyor.
Doğu Avrupa’daki üretim üsleri, artık yalnızca çevre değil; aynı zamanda rakip. Polonya,
Macaristan ve Çekya gibi ülkeler, Almanya için hem tedarikçi hem de rakip konumuna
geldiklerini de artık görebiliyoruz. Ücretler yükselirken, verimlilik farkı daralıyor. Güney
Avrupa’da ise kronik borçluluk ve düşük yatırım oranları, Alman sanayisinin ihracat
pazarlarını zayıflatıyor.
Ağır sanayi açısından enerji maliyetleri ayrı bir başlık. Periphery ülkelerinin enerji arzındaki
kırılganlıkları ve jeopolitik riskleri, Almanya’nın sanayi maliyetlerini dolaylı yoldan yukarı
çekiyor. Bu durum, sanayi odalarının ve Ifo Enstitüsü’nün raporlarında açık biçimde dile
getiriliyor.

Alman hükümetinin yaklaşımı

Berlin’deki karar alıcılar bu tabloyu görmezden gelmiyor. Son yıllarda açıklanan sanayi
stratejileri, nitelikli göç yasaları ve entegrasyon programları, periphery etkisini yönetme
çabasının bir parçası. Hükümet, düşük vasıflı göçten ziyade teknik ve mühendislik ağırlıklı iş
gücünü çekmeyi hedefliyor. Aynı zamanda sosyal yardımların iş gücü piyasasına katılımı
teşvik edecek şekilde yeniden düzenlenmesi tartışılıyor.
Ancak eleştiri şu noktada yoğunlaşıyor: Tedbirler çoğu zaman reaktif. Sorun ortaya çıktıktan
sonra müdahale ediliyor. Bu dengesizlik zamanla ortaya çıkmış bir durum değil, belki de
mevcut yapının bir sonucudur. Merkez ve çevre arasındaki fark, politikalarla kolayca
kapanacak bir fark olmadığını da hatırlatmakta fayda var.

Almanya’dan Avrupa’ya bakış

Bu sorun yalnızca Almanya’ya özgü değil. Fransa banliyö ekonomilerinde, İtalya ve İspanya
işsizlikborç sarmalında, Hollanda ve Belçika konut krizinde, İsviçre ve Avusturya sınır ötesi
iş gücü baskısında benzer periphery etkileriyle karşı karşıya. İskandinav ülkeleri dahi,
özellikle Danimarka ve Finlandiya, göç ve refah devletleri dengeleri konusunda zorlanıyorlar.

Çözüm reçetesi

Merkez ülkeler için kalıcı çözüm, periphery’yi yalnızca ‘yük’ olarak değil, dönüştürülebilir
bir alan olarak görmekten geçiyor. Kanaatime göre Almanya özelinde üç başlık öne çıkıyor:
Birincisi, göçün niteliğini belirleyen daha seçici ve şeffaf bir sistem. İkincisi, çevre ülkelerde
üretim ve kurumsal kapasiteyi artıracak Avrupa ölçekli yatırım programları. Üçüncüsü ise

Almanya içinde eğitim, mesleki uyum ve yerel entegrasyonu merkeze alan mikro ekonomi
politikaları.
Merkez güçlü kalmak istiyorsa, çevreyi ihmal edemez/etmemeli. Periphery, doğru
yönetilmediğinde merkez için bir avantaja değil, kalıcı bir kırılganlığa dönüşür. Avrupa’nın
ve Almanya’nın önündeki iktisadi büyüme anlamında asıl sınav tam da budur. Bu sınav
başarılı iktisadi programlar ile sürdürülebilir bir konuma getirilirse sanayi ve ihracat
endekslerinde büyüme, sosyal çürüme olarak tabir edilen toplumsal sorunlarda zaten ortadan
kalkacak ve nitelikli yurttaşlar ve nitelikli göçmenler ile Periphery’nin olumsuz etkileri
gittikçe azalacak.
Bu durumu somutlaştırmak için son on beş yıla bakmak yeterli. 2008 küresel krizinin
ardından Yunanistan, İtalya ve İspanya gibi çevre ekonomilerinde yaşanan borç ve işsizlik
krizleri, Almanya’nın ihracat pazarlarını daraltırken Alman bankacılık sistemini de doğrudan
baskı altına aldı. Benzer şekilde Doğu Avrupa’dan gelen düşük vasıflı iş gücü, kısa vadede
Almanya’nın hizmet sektöründeki açığı kapattı; ancak yeterli entegrasyon sağlanamadığında
büyük şehirlerde konut krizi, ücret baskısı ve sosyal harcamalarda artış olarak geri döndü.
Enerji tarafında ise çevre ülkelerin kırılgan altyapıları ve dışa bağımlılığı, Almanya’nın
sanayi üretim maliyetlerini yükselterek otomotiv ve kimya sektörlerinde rekabet gücünü
zayıflattı. Bu örnekler gösteriyor ki çevre ekonomilerdeki yapısal sorunlar çözülmeden
bırakıldığında, merkez ülkeler bu sorunlardan izole kalamıyor; aksine, ekonomik, sosyal ve
siyasi maliyetler merkezde birikiyor. Avrupa’nın ve Almanya’nın gerçek sınavı da tam olarak
bu karşılıklı bağımlılığı yönetebilme kapasitesinde yatıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir