Budapeşte Notları

İstanbul, 27 Ocak 2026

Adnan Ateş

Avrupa’yı gezerken herkes gibi bende kendi panoramamdan bakıp yorumlamak zorundayım.
Ekonomi, politik, finans, tarihi miraslar ve şehrin dinamikliği. Bu başlıklar altında şehir
notlarımı alır ve yorumumu yaparım. Şuan Budapeşte’deyim ve oldukça farklı bir deneyim
yaşıyorum diyebilirim. Eski Sovyet mimarisi, Habsburg, modern Avrupa mimarisi ilk göze
çarpan mimarilerdir diyebilirim. Muhteşem bulduğum mimarilerden örnek vermek gerekirse:

Parlamento Binası (Országház): Neo-Gotik tarzın en etkileyici örneklerinden biri. Kuleleri,
detaylı taş oymaları ve vitrayları ile ünlü.

Matthias Kilisesi: Buda Kalesi’nin içinde, renkli çatısıyla ve gotik detaylarıyla dikkat çeker.

Budapeşte’nin sokaklarında özellikle Buda tarafında barok etkiler görülür. Neoklasik bir
başyapıt; büyük kubbesi ve zarif sütunlarıyla ünlü bir Bazilika: Kutsal İstván Bazilikası

Gresham Sarayı ve bazı kafeler, apartmanlar, ince detaylı demir işçiliği ve çiçek
motifleriyle Art Nouveau’yu yansıtır. Budapeşte’de özellikle Nepszinhaz (People’s
Theatre)
ve Müze alanları modern çizgilerle dikkat çeker. Gelelim harika köprülerine.
Tuna’nın gerdanlıklarına:

Chain Bridge (Zincirli Köprü): Neo-Klasik ve endüstriyel tasarımın birleşimi. Buda ve
Peşte’yi birbirine bağlar.

Liberty Bridge: Art Nouveau detaylarıyla süslenmiş bir başka önemli köprü.
Bildiğiniz gibi Tuna nehri şehir ikiye ayırıyor: Buda ve Peşte olarak:
Buda Tepesi: Kale, kiliseler ve eski barok binalar.
Peşte Tarafı: Parlamento, büyük bulvarlar, neo-gotik ve Art Nouveau yapılar.

Şehir, köprüleri ve Tuna Nehri boyunca uzanan silueti ile fotoğrafik açıdan da mimari bir
cennet
. Kısaca Budapeşte’de her köşe bir tarih dersini andırır; gotik, barok, Art Nouveau
ve modern mimari bir arada bulunur, nehrin iki yakasında farklı karakterler sunar.

Budapeşte, haritalarda Orta Avrupa’nın tam kalbinde durur ama ruhen birkaç yüzyılı aynı
anda yaşar. Bir yanı Habsburg disiplini, diğer yanı Balkan sıcaklığı, üstüne serpilmiş Yahudi
entelektüel mirasıyla bu şehir, yalnızca bir turizm destinasyonu değil; aynı zamanda kültürle
beslenen bir ekonomi modelidir.

Macaristan’ın tarihsel avantajı, büyük imparatorluklar arasında kaybolmamış olmasıdır.
Roma’dan Osmanlı’ya, Habsburg’dan Sovyet dönemine uzanan çok katmanlı geçmiş,
Budapeşte’yi bir ‘açık hava arşivi’ne dönüştürür. Bu arşiv, bugün şehrin en güçlü ekonomik
sermayelerinden biridir. Turizm, burada yalnızca fotoğraf çekmek değildir; tarih, mimari ve
müzik üzerinden katma değer üretir.

Şimdi de gelelim herkese keyif veren lezzxetlere: Macar Mutfağı. Macar mutfağında paprika
yalnızca bir baharat değil aynı zamanda kültürel bir imzadır. Gulaş, Tokaji ya da termal

hamam geleneği… Hepsi, yerel kimliğin pazarlanabilir ama ucuzlaştırılmamış örnekleridir.
Budapeşte, bu yönüyle Viyana kadar rafine, Prag kadar romantiktir.

Şehrin ekonomik dokusunda Yahudi mirasını anmadan geçmek mümkün değil. Orta
Avrupa’nın en büyük sinagoglarından biri Budapeşte’dedir ve bu yalnızca dini bir gösterge
değildir. Yahudi toplumu, yüzyıllar boyunca Macaristan’da ticaret, finans, matbaacılık, bilim
ve sanatın taşıyıcı kolonlarından biri olmuştur. Bugün de yayıncılıktan yaratıcı endüstrilere,
gastronomiden müzik ekonomisine kadar geniş bir alanda bu katkının izleri sürülür.
Budapeşte ekonomisi, bu çoğulcu mirası sayesinde tek tipleşmemiştir.

Turizm cephesinde Budapeşte’nin küresel cazibesi açık: Tuna Nehri, Buda Kalesi,
Parlamento binası, köprüler, gece ışıkları… Şehir, kartpostal üretme konusunda cömerttir.
Ancak tam da bu noktada küçük ama önemli bir kültürel çatlak göze çarpıyor.

Tarihi alanların, kalelerin ve sit bölgelerinin aşırı ticarileştirilmesi, Budapeşte’nin en kırılgan
meselesi. Yüzyıllık taşların arasında modern zincir kafelerin lezzetsiz ve fabrikasyon bir o
kadarda özensiz kahveleri, yüksek sesli eğlence mekânları ve aceleci tüketim alışkanlıkları,
şehrin ritmini bozuyor. Ekonomik canlılık adına yapılan bu müdahaleler kısa vadede gelir
üretiyor olabilir; ancak uzun vadede kültürel sermayeyi aşındırıyor. Tarihi bir kalenin içinde
üçüncü nesil kahve zinciri görmek, ziyaretçiye ‘anı’ değil, yalnızca ‘alışveriş’ sunar. Kalenin
seyir terasını ve balkonunu ikiye ayırıp bir kısmını cafe diğer kısmını da fotoğraf çeken
turistlere ayırmak bir Macar yurtseverinin işi olacağını sanmıyorum. Ama eminim ki buna
izin verenler Macar yurtseverleri diye Parlemento’da oturanlardan başka da kimseler değiller.
Şehrin en tarihi noktalarında bu sevimsiz cafeleri monte etmek akıllara ziyan bir kötülükten
başka da bir şey değil. Özellikle dünyaca ünlü bir zincir cafenin lezzetsiz kahveler satması
şehrin ne kadar ucuz ve basit bir şekilde pazarlandığını da gösteriyor. Tipik bir Ortadoğu ve
Ön Asya girişimciliği!

Oysa Budapeşte’nin gücü, hızdan değil derinlikten geliyor. Bu şehir, sabırlı turistleri, yavaş
yürüyenleri ve hikâye arayanları ödüllendiriyor. Şehrin yerel yönetimi turistlere bu ödülü
neden çok görüyor? Kültürel varlıkları koruyarak ekonomik değer üretmek, Macaristan’ın
Orta Avrupa’daki en büyük avantajlarından biri olmaktan ziyade hedeflerinden biri
olmalıydı.

Bugün Budapeşte, Berlin kadar gürültülü değil; Paris kadar iddialı da değil. Ama tam da bu
yüzden cazip. Kültürle barışık, tarihini saklamayan, farklı etnik ve dini katmanlarıyla kavga
etmeyen bir şehir ekonomisi sunuyor.

Tuna’nın iki yakasında yürürken insan şunu hissediyor: Budapeşte, geçmişini vitrine
koymadan satabilen nadir Avrupa şehirlerinden biri. Asıl mesele, bu dengeyi gelecekte de
koruyabilmek.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir