Oslo, 4 Kasım 2025
Sudan, Afrika Boynuzu’nda stratejik bir geçiş noktası olarak, hem bölgesel hem de küresel güçlerin ilgisini çekmektedir.
Sudan, 1956 yılında bağımsızlığını kazandığından bu yana Afrika kıtasındaki en uzun süreli iç çatışmalardan bazılarına sahne olmuştur. Ülkenin etnik ve dini çeşitliliği, zengin doğal kaynakları ve stratejik konumu, onu hem bölgesel hem de küresel aktörler için yüksek jeopolitik öneme sahip bir alan hâline getirmiştir. Bu özellikler, Sudan’ı yalnızca içsel dinamiklerle değil, aynı zamanda dış müdahalelerle şekillenen karmaşık bir siyasal yapıya dönüştürmüştür.
Sudan’daki iç savaşların temelinde tarihsel sömürge mirası, merkez ve çevre bölgeleri arasındaki yapısal eşitsizlikler ve kimlik temelli bölünmeler yer almaktadır. Ancak bu içsel nedenlerin ötesinde, uluslararası aktörlerin ekonomik, askeri ve siyasi müdahaleleri çatışmanın seyrinde belirleyici rol oynamıştır. Kızıldeniz kıyısında yer alan Sudan, Afrika, Orta Doğu ve Avrupa arasındaki enerji, ticaret ve güvenlik ağlarının merkezinde bulunduğundan, dış güçlerin rekabet alanına dönüşmüştür.
Elde edilen bulgular, üç temel varsayımı desteklemektedir: Dış müdahale Sudan’daki çatışmaları derinleştirmiştir; kaynak temelli ekonomik yapı savaşın finansmanını kolaylaştırmıştır; ve kalıcı istikrarsızlık, ülkenin egemenliğini zayıflatarak dış bağımlılığı artırmıştır. Bu bulgular, Sudan örneğinin, dış müdahalenin iç savaş dinamikleri üzerindeki etkilerini anlamada önemli bir vaka oluşturduğunu göstermektedir.
Tarihsel Arka Plan: Kolonyal Miras ve Etnopolitik Ayrışma
Sudan’ın siyasal tarihinin şekillenmesinde kolonyal geçmişin belirleyici bir rolü vardır. İngiliz-Mısır ortak yönetimi (1899–1956) döneminde uygulanan idari politikalar, ülkeyi kuzeyde Arap-Müslüman kimliği ve güneyde yerel-etnik topluluklar arasında keskin biçimde bölmüştür (Collins, 2008). “Kapalı bölge sistemi” olarak adlandırılan bu politika, kuzeyin ekonomik olarak geliştirilmesine, güneyin ise idari olarak dışlanmasına yol açmıştır.
Sömürge yönetimi döneminde ekonomik kaynakların dağılımı, kuzeyin lehine olacak şekilde planlanmıştır. Bu durum, bağımsızlık sonrası dönemde kuzey-güney dengesizliğini yapısal bir sorun hâline getirmiştir. Ulusal kimliğin inşası sürecinde, merkezdeki Arap-İslamcı elitin gücü konsolide edilirken, çevre bölgelerdeki topluluklar sistematik biçimde marjinalleştirilmiştir.
1955 yılında başlayan ilk iç savaş (1955–1972), güneydeki toplulukların özerklik taleplerinin yükselmesiyle başlamış, 1972 Addis Ababa Anlaşması’yla geçici olarak sonlanmıştır. Ancak 1983’te Cumhurbaşkanı Cafer Numeyri’nin şeriat yasalarını yeniden yürürlüğe koyması, kuzey ve güney arasındaki gerilimi yeniden alevlendirmiştir.
1983–2005 yılları arasındaki ikinci iç savaş, iki milyona yakın insanın yaşamını yitirmesine ve milyonlarca kişinin yerinden edilmesine neden olmuştur (Johnson, 2011). Bu süreçte uluslararası aktörlerin etkisi belirginleşmiş; ABD’nin uyguladığı yaptırımlar, Çin’in petrol yatırımları ve bölgesel devletlerin farklı taraflara destek vermesi çatışmayı uluslararasılaştırmıştır.
Bu tarihsel süreç göstermektedir ki, Sudan’daki etnopolitik ayrışma yalnızca içsel bir kimlik sorunu değil, sömürge sonrası dönemde miras alınan yapısal eşitsizliklerin bir sonucudur. Kolonyal dönemin idari ve ekonomik politikaları, dış aktörlerin çıkarlarıyla birleştiğinde, Sudan kronik bir istikrarsızlık döngüsüne sürüklenmiştir.
Dış Müdahale ve Jeopolitik Çıkarlar
Sudan’daki iç savaşın sürdürülebilirliği büyük ölçüde dış müdahalelerin etkisiyle açıklanabilir. Ülke, Kızıldeniz’in batısında yer alması nedeniyle Afrika Boynuzu, Orta Doğu ve Avrupa arasındaki enerji ve ticaret hatlarının stratejik kesişim noktasındadır. Bu konum, Sudan’ı hem küresel hem de bölgesel güçlerin jeostratejik rekabetine açık hâle getirmiştir (Patey, 2014).
Batılı devletler açısından Sudan, enerji arz güvenliği ve göç akınlarının denetlenmesi bakımından stratejik bir rol oynamaktadır. 1990’larda ABD tarafından uygulanan ekonomik yaptırımlar, ülkenin finansal yapısını zayıflatırken; Avrupa Birliği, özellikle göç politikaları kapsamında Hartum yönetimiyle pragmatik ilişkiler kurmuştur.
Çin ve Rusya ise Sudan’da daha farklı bir strateji izlemiş, Batı’nın aksine yaptırım politikaları yerine yatırım ve askeri iş birliği modelleri benimsemiştir. Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC), Sudan’ın petrol altyapısının önemli bir kısmını finanse etmiş; bu durum Hartum yönetiminin ekonomik bağımlılığını artırmıştır.
Bölgesel düzeyde Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörler Sudan’daki geçiş sürecine aktif biçimde müdahil olmuştur. Bu ülkeler, hem Nil Nehri su politikaları hem de Kızıldeniz güvenliği açısından Sudan’ın iç istikrarını kendi güvenlik alanlarının bir uzantısı olarak görmektedir.
Dolayısıyla Sudan’daki iç savaş, klasik anlamda yerel bir çatışmadan çok, dış aktörlerin çıkarlarının çakıştığı çok katmanlı bir güç mücadelesine dönüşmüştür. Bu rekabet, ülkenin siyasi istikrarını baltaladığı gibi, barış girişimlerinin başarısız olmasına da neden olmuştur.
İnsani ve Sosyoekonomik Bedeller
Sudan’daki iç savaş, yalnızca askeri bir mücadele değil, aynı zamanda derin bir insani trajedinin de yansımasıdır. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’ne (OCHA, 2024) göre, savaşın yeniden tırmandığı 2023 yılından bu yana on binden fazla sivil yaşamını yitirmiş, sekiz milyondan fazla kişi ülke içinde yerinden edilmiştir. Çatışmalar özellikle başkent Hartum ve Darfur bölgesinde yoğunlaşmış, sağlık, eğitim ve altyapı hizmetleri tamamen çökmüştür.
İnsani krizin derinleşmesinde temel etken, savaşan tarafların sivil alanları askeri stratejilerinin parçası hâline getirmesidir. Hastaneler, okullar ve yardım konvoyları hedef alınmış; bu durum uluslararası insancıl hukukun ihlaline neden olmuştur. Gıda güvenliği açısından da tablo vahimdir: Tarım arazilerinin tahrip edilmesi ve tedarik zincirlerinin bozulması sonucunda yaklaşık 25 milyon kişi açlık riskiyle karşı karşıya kalmıştır (WFP, 2024).
Savaşın sosyoekonomik bedelleri yalnızca maddi yıkımla sınırlı değildir. Uzun süren çatışmalar, Sudan toplumunda güven, aidiyet ve dayanışma bağlarını zayıflatmıştır. Özellikle genç nüfus, eğitim ve istihdam olanaklarından yoksun kalmış; bu da ülkenin gelecekteki kalkınma kapasitesini ciddi biçimde tehdit etmiştir. Kadınlar ve çocuklar, hem fiziksel şiddet hem de zorla yerinden edilme süreçlerinde orantısız biçimde etkilenmiştir.
Sudan ekonomisi, savaş öncesinde bile kırılgan bir yapıya sahipti. 2011’de Güney Sudan’ın ayrılmasıyla ülkenin petrol gelirlerinin büyük bölümü kaybedilmişti. Mevcut savaş, tarım, madencilik ve enerji sektörlerini neredeyse tamamen felç etmiştir. Enflasyon oranı 2025 itibarıyla yüzde 300’ün üzerine çıkmış, ulusal para birimi ciddi değer kaybına uğramıştır (IMF, 2025).
Bu durum göstermektedir ki Sudan’daki çatışma, sadece bir siyasi istikrarsızlık değil, toplumsal dokunun çözülmesine yol açan yapısal bir felakettir. İnsan sermayesinin kaybı, altyapı yıkımı ve toplumsal travma, barış sağlansa dahi uzun yıllar sürecek bir yeniden yapılanma süreci gerektirmektedir.
Uluslararası Hukuk ve Müdahale Meşruiyeti
Sudan’daki iç savaşın uluslararası hukuk açısından en tartışmalı yönlerinden biri, dış müdahalelerin meşruiyet sorunudur. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4) maddesi, devletlerin egemenliğine ve iç işlerine müdahaleyi açıkça yasaklamaktadır. Ancak “insani müdahale” ve “koruma sorumluluğu” (Responsibility to Protect – R2P) doktrinleri, bu kuralın istisnai biçimlerde yorumlanmasına olanak tanımıştır (Evans & Sahnoun, 2002).
Sudan vakasında dış aktörlerin müdahaleleri genellikle güvenlik, insani yardım veya terörle mücadele gerekçeleriyle meşrulaştırılmıştır. Ancak bu müdahalelerin önemli bir kısmı, aslında stratejik çıkar temellidir. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın bazı milis gruplara dolaylı destek sağladığı, Mısır’ın ise Nil su paylaşımı bağlamında belirli taraflara yakın durduğu yönünde iddialar bulunmaktadır (International Crisis Group, 2024).
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Sudan’daki krize yönelik ortak bir tutum geliştirmekte başarısız olmuştur. Çin ve Rusya, yaptırım kararlarına karşı çıkarken, Batılı ülkeler daha çok diplomatik baskı stratejisini benimsemiştir. Bu durum, küresel güçler arasındaki çıkar farklılıklarının uluslararası hukukun etkin uygulanmasını engellediğini göstermektedir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Darfur bölgesinde 2003’ten itibaren yaşanan insanlığa karşı suçlar nedeniyle soruşturma başlatmış ve dönemin Devlet Başkanı Ömer el-Beşir hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır. Ancak bu kararın uygulanmaması, uluslararası adalet mekanizmalarının zayıflığını ve siyasi etkilere açıklığını bir kez daha ortaya koymuştur (ICC, 2019).
Bu çerçevede Sudan örneği, uluslararası hukukun “egemenlik” ile “insani müdahale” arasındaki dengesinin pratikte ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir. Meşruiyetin, hukuki normlardan çok, güç dengeleri ve stratejik çıkarlarla belirlendiği bir ortamda, insani değerlerin ikincil plana itildiği görülmektedir.
Barış Süreçleri ve Gelecek Perspektifleri
Sudan’da barış girişimleri onlarca yıldır gündemde olsa da kalıcı sonuç vermemiştir. 2005 tarihli Kapsamlı Barış Anlaşması (CPA), kuzey-güney çatışmasını sonlandırmış, ancak ülkenin genelinde istikrar sağlayamamıştır. Güney Sudan’ın 2011’de bağımsızlığını ilan etmesiyle yeni bir siyasal gerçeklik ortaya çıkmış; bu kez Hartum yönetimi ile Darfur, Güney Kordofan ve Mavi Nil bölgelerindeki isyancı gruplar arasında çatışmalar sürmüştür.
2020’de imzalanan Cezire Anlaşması, sivil-asker yönetimi arasında bir geçiş süreci öngörse de, 2023 Nisan’ında ordu (SAF) ile Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) arasındaki güç mücadelesi yeni bir iç savaşa yol açmıştır. Bu durum, Sudan’da barışın kırılgan bir güç paylaşımına dayandığını ve toplumsal tabana yeterince oturmadığını göstermektedir.
Barış süreçlerinin başarısız olmasının nedenlerinden biri, uluslararası toplumun kısa vadeli çıkar odaklı yaklaşımlarıdır. Taraflar arasında gerçek bir uzlaşıdan ziyade, dış baskılarla oluşturulan geçici ateşkesler kalıcı barışa dönüşememektedir. Ayrıca sivil toplumun müzakere süreçlerinden dışlanması, halkın barış inisiyatiflerine olan güvenini zayıflatmıştır.
Sudan’ın geleceği açısından sürdürülebilir barışın anahtarı, kapsayıcı bir siyasal sistemin inşasındadır. Etnik, dini ve bölgesel kimlikleri dışlamayan, adil kaynak dağılımına dayalı bir yönetim modeli oluşturulmadıkça, silahlı çatışmaların farklı biçimlerde sürmesi olasıdır. Eğitim, adalet ve ekonomik reformlar da bu sürecin temel bileşenleri arasında yer almalıdır.
Bu bağlamda uluslararası toplumun, askeri dengeleri desteklemek yerine, yerel barış inisiyatiflerini güçlendiren, kapsayıcı ve uzun vadeli bir strateji benimsemesi gerekmektedir. Aksi takdirde Sudan, dış güçlerin rekabet alanı olmaya devam edecek ve insani kriz derinleşecektir.
Genel Değerlendirme ve Sonuç
Sudan’daki iç savaş, sömürge mirasıyla şekillenen kimlik ayrışmalarının, kaynak temelli ekonomik rekabetin ve uluslararası güç mücadelelerinin kesişiminde ortaya çıkan çok boyutlu bir krizdir. Bu savaş, klasik anlamda bir iç çatışmadan ziyade, küresel ve bölgesel çıkarların çakıştığı bir jeopolitik mücadele alanı hâline gelmiştir.
Analizler, dış müdahalelerin çatışmayı hem askeri hem de ekonomik açıdan derinleştirdiğini göstermektedir. Uluslararası aktörlerin enerji, güvenlik ve nüfuz arayışları, Sudan’ın egemenliğini zayıflatmış ve toplumsal istikrarsızlığı kalıcı hâle getirmiştir. Dış destekli silahlı yapılar, merkezi otoritenin zayıflamasıyla birlikte paralel iktidar odaklarına dönüşmüştür.
İnsani ve sosyoekonomik bedeller bakımından Sudan, Afrika kıtasının en ağır krizlerinden birini yaşamaktadır. Milyonlarca insanın yerinden edilmesi, temel hizmetlerin çökmesi ve toplumsal travmanın derinleşmesi, ülkenin yeniden inşa sürecini on yıllarca sürecek bir mücadeleye dönüştürmüştür.
Uluslararası hukuk açısından ise Sudan örneği, “insani müdahale” kavramının sınırlarını tartışmaya açmıştır. Meşruiyetin güç ilişkileriyle şekillendiği bir dünyada, adalet ve egemenlik kavramlarının yeniden tanımlanması gerekmektedir.
Sonuç olarak, Sudan’daki iç savaşın kalıcı çözümü, yalnızca diplomatik müzakerelere değil, aynı zamanda toplumsal adalet, kapsayıcılık ve ulusal uzlaşı temelinde inşa edilecek yeni bir siyasal sözleşmeye bağlıdır. Barışın tesis edilebilmesi, dış müdahalelerin azaltılması ve Sudan halkının kendi geleceğini özgür iradesiyle belirlemesine fırsat tanınmasıyla mümkündür.
Kaynakça
• Collins, R. O. (2008). A History of Modern Sudan. Cambridge University Press.
• Evans, G., & Sahnoun, M. (2002). The Responsibility to Protect: Report of the International Commission on Intervention and State Sovereignty. International Development Research Centre.
• International Crisis Group. (2024). Sudan’s Warring Factions and the Struggle for Power. Brussels: ICG Report No. 342.
• Johnson, D. H. (2011). The Root Causes of Sudan’s Civil Wars: Peace or Truce? James Currey.
• IMF. (2025). Sudan Economic Outlook 2025. International Monetary Fund Country Report.
• ICC. (2019). Situation in Darfur, Sudan: The Prosecutor v. Omar Hassan Ahmad Al Bashir. The Hague: International Criminal Court.
• OCHA. (2024). Sudan Humanitarian Response Plan. United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs.
• Patey, L. (2014). The New Kings of Crude: China, India, and the Global Struggle for Oil in Sudan and South Sudan. Hurst & Co.
• WFP. (2024). Sudan Food Security Update. World Food Programme.
