Oslo 28 Aralik 2025
Sefa M. Yürükel
Ortadoğu–Doğu Akdeniz Jeopolitiğinin Yeniden İnşasında Türkiye Kaybetmektedir
Bir devletin bölgesel güç kapasitesi yalnızca askeri varlıkla değil; diplomatik inisiyatif, ekonomik sürdürülebilirlik, güvenlik mimarisi ve ittifak yönetimiyle ölçülür. Türkiye, son yirmi yılda bu alanların tamamında eş zamanlı bir gerileme sürecine girmiştir. Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Ege ve Karadeniz’de fiili etkinlik alanları daralmış, karar alıcı pozisyondan uygulayıcı ve tepki veren konuma itilmiştir.
Bu gerileme, dış müdahalelerle açıklanamayacak ölçüde yapısaldır. Bölgesel dengeler, Ankara merkezli bağımsız politika üretiminden uzaklaşmış; ABD ve İsrail eksenli güvenlik mimarisine eklemlenmiş bir çizgiye girmiştir. Bu durum yalnızca Türkiye’yi değil, İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin gibi ülkeleri de doğrudan zayıflatmıştır.
Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de oluşan yeni güç dengeleri incelendiğinde kazanan aktörler net biçimde görülmektedir: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan, İsrail, ABD, Fransa ve İngiltere. Bu blok, enerji, güvenlik ve diplomasi alanlarında koordineli hareket ederek alan hâkimiyetini genişletmiştir.
Buna karşılık Türkiye’nin askeri varlığı bulunduğu coğrafyalarda siyasi sonuç üretme kapasitesi ortadan kalkmıştır. Suriye’de askeri mevcudiyet, diplomatik masada karşılık bulmamaktadır. Irak’ta merkezi yönetim ve Kürt bölgesel yapıları üzerinde belirleyici etki kalmamıştır. Ege ve Doğu Akdeniz’de ise uluslararası ittifaklar Türkiye aleyhine işlemiştir.
Bu tablo, Türkiye ‘de ki iktidarın tercihleriyle doğrudan bağlantılıdır. ABD ve İsrail ile uyumlu hareket eden mevcut siyasal yapı, bölgesel bağımsızlık yerine kısa vadeli iktidar güvenliğini öncelemiştir. Ortaya çıkan jeopolitik boşluk, Türkiye’nin çevresindeki tüm kırılgan devletleri daha da savunmasız hâle getirmiştir.
SURİYE VE IRAK’TA FİİLİ GÜÇ KAYBI
Suriye sahasında Türkiye askeri olarak var olmasına rağmen siyasi olarak belirleyici değildir. Astana ve Soçi süreçlerinde Rusya ve İran karşısında ikincil konuma düşülmüş, ABD’nin doğrudan koruduğu alanlar fiilen kabullenilmiştir. Fırat’ın doğusu, Türkiye’nin güvenlik tezlerine rağmen Washington–terör örgütü PKK/YPG denetiminde kalmıştır.
Irak’ta merkezi hükümet üzerinde nüfuz kaybolmuş, Kürdistan Demokrat Partisi ABD ve İsrail ekseninde hareket eden bir yapı hâline gelmiştir. Türkiye’nin askeri operasyonları kalıcı siyasi sonuç üretmemekte, Bağdat ve Erbil nezdinde etkisizleşmektedir.
Terör örgütü PKK, askeri baskıya rağmen siyasi alanını genişletmiştir. Bunun temel nedeni, bölgesel denklemde Türkiye’nin yalnızlaşması ve ABD’nin örgütü açık biçimde korumasıdır. Bu koruma, Ankara’nın müttefiklik ilişkileri nedeniyle fiilen kabul edilmiştir.
İran ve Suriye, ekonomik yaptırımlar ve iç krizler nedeniyle sahada zayıflarken, Türkiye bu boşluğu dolduracak bağımsız bir eksen kuramamıştır. Aksine ABD’nin bölgesel stratejisine uyum, bu ülkelerle ortak hareket etme ihtimalini ortadan kaldırmıştır.
Ortaya çıkan tablo, askeri varlık–siyasi etki dengesinin tamamen bozulduğunu göstermektedir. Sahada bulunan fakat masada olmayan bir Türkiye gerçeği oluşmuştur.
DOĞU AKDENİZ VE EGE’DE STRATEJİK GERİLEME
Doğu Akdeniz’de enerji denklemi Türkiye dışlanarak kurulmuştur. İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında oluşturulan blok, ABD ve AB tarafından açık biçimde desteklenmiştir. Türkiye bu sürecin dışında kalmıştır.
Deniz yetki alanları konusunda uluslararası durum Türkiye aleyhine işletilmiştir. Bunun temel nedeni yalnızlık ve diplomatik izolasyondur. Mavi Vatan söylemi sahada irade koymamış ve bu yüzdende de karşılık bulmamış, askeri tatbikat düzeyinde kalmıştır.
Ege’de Yunanistan’ın silahlandırılması fiilen kabul edilmiştir. ABD üsleri Ege adalarına yerleşmiş, Türkiye buna karşı etkili bir diplomatik ya da askeri denge kuramamıştır. Lozan rejimi fiilen aşınmıştır.
ABD, Fransa ve İngiltere, Doğu Akdeniz’de kalıcı askeri varlık oluşturmuştur. Türkiye, NATO içi dengeler nedeniyle bu duruma karşı çıkamamıştır. İttifak ilişkileri ulusal çıkarların önüne geçmiştir.
Enerji, deniz güvenliği ve ticaret yolları üzerindeki bu kayıp, Türkiye’nin uzun vadeli ekonomik ve jeopolitik kapasitesini doğrudan zayıflatmıştır.
KARADENİZ VE KÜRESEL DENGE
Karadeniz, Rusya–ABD rekabetinin merkezine dönüşmüştür. Türkiye, Montrö Sözleşmesi’ni uygulamakla birlikte stratejik inisiyatifi kaybetmiştir. NATO’nun bölgedeki varlığı artarken Ankara yön belirleyen değil denge uygulayan aktör hâline gelmiştir.
Rusya ile ilişkiler güvene dayalı bir stratejik ortaklık seviyesine ulaşamamıştır. Suriye, Ukrayna ve enerji başlıklarında çıkar çatışmaları derinleşmiştir. Bu durum Karadeniz’de Türkiye’nin manevra alanını daraltmıştır.
Çin’in bölgesel projeleri Türkiye üzerinden değil, alternatif hatlar üzerinden ilerlemiştir. Kuşak ve Yol girişimi Ankara merkezli bir eksen oluşturamamıştır.
ABD, Karadeniz’de Türkiye’yi geçiş ülkesi olarak görmüş, karar ortağı olarak konumlandırmamıştır. Bu durum Türkiye’nin küresel pazarlık gücünü azaltmıştır.
Karadeniz’de oluşan denge, Türkiye’nin değil büyük güçlerin çıkarlarına göre şekillenmiştir.
İÇ POLİTİKA VE BÖLGESEL ÇÖKÜŞ ARASINDAKİ BAĞ
Ekonomik istikrarsızlık, dış politika kapasitesini doğrudan sınırlamıştır. Enflasyon, borçlanma ve üretim krizi, askeri ve diplomatik sürdürülebilirliği zayıflatmıştır.
Kurumsal çöküş, devlet aklını ortadan kaldırmıştır. Dış politika kişiselleşmiş, kurumsal denge mekanizmaları devre dışı kalmıştır.
Güvenlik bürokrasisi iç politikaya angaje edilmiş, stratejik planlama yerini kısa vadeli kriz yönetimine bırakmıştır.
Demokratik meşruiyet zayıfladıkça dış politikada pazarlık gücü de azalmıştır. Otoriterleşme, Türkiye’yi Batı karşısında bağımlı hâle getirmiştir.
Bu yapı, bölgesel iş birliğini imkânsız kılmıştır.
SONUÇ
Ortaya çıkan jeopolitik tablo, Türkiye’nin çevresindeki tüm alanlarda eş zamanlı güç kaybı yaşadığını göstermektedir. Bu kayıp geçici değil, yapısaldır.
ABD ve İsrail ile uyumlu hareket eden siyasal tercih, Türkiye’yi bölgesel bağımsızlıktan uzaklaştırmıştır. Bu tercih aynı zamanda İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin’i de zayıflatmıştır.
Bölgesel istikrarsızlık bu siyasal çizgi devam ettikçe derinleşecektir. Güvenlik, ekonomi ve diplomasi alanlarında toparlanma mümkün değildir.
Çözüm, bölgesel iş birliğini esas alan ve Türkiye’de , içeride demokratik–anayasal meşruiyete dayanan bir siyasal dönüşümdür.
Kısacası, bu radikal ve acil dönüşüm birincil olarak; Türkiye ‘de bir iktidar değişimi gerçekleşmeden Ege’den Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e, Suriye’den Irak’a kadar hiçbir alanda kalıcı denge kurulamayacaktır. Ve kaybeden Türkiye ve bölge olacaktır.
KAYNAKÇA
• Mearsheimer, J. The Tragedy of Great Power Politics
• Walt, S. The Origins of Alliances
• Davutoğlu, A. Stratejik Derinlik
• Galtung, J. Peace by Peaceful Means
• Allison, G. Destined for War
• Kissinger, H. World Order
• UN Convention on the Law of the Sea (UNCLOS)
• NATO Strategic Concept Documents
