8 Ağustos 2025
oplumlar tarih boyunca çeşitli sosyo-ekonomik yapılara göre sınıflandırılmış, zaman içinde bu yapılar bazen etnik veya siyasi kimliklere dönüştürülmüştür. Ancak her toplumsal yapı, doğrudan bir halk ya da millet anlamına gelmez. Bugün kamuoyunda “Kürt toplumu” olarak anılan yapı da bu kapsamda değerlendirilmelidir.
Bu çalışma, Kürt toplumunu etnik ya da ulusal bir kategori değil, tarihsel süreçte belirli coğrafyalarda gelişmiş, çoğunlukla göçebe veya yarı-göçebe sosyo-ekonomik bir yapı olarak ele almaktadır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çeşitli baskı süreçleri, yanlış politikalar ve asimilasyon mekanizmaları nedeniyle Türkmen kökenli birçok aşiretin zamanla kendisini “Kürt” olarak tanımlamaya başlaması, tarihsel gerçekliğin yeniden ele alınmasını gerekli kılmaktadır.
Amacımız, hiçbir topluluğu hedef göstermek değil; tarihsel veriler, dilbilimsel analizler, arkeolojik ve etnografik bulgular ışığında bilimsel bir okuma gerçekleştirmektir. Gerçek tarih, politik değil, nesnel olmalıdır.
1. TARİHSEL KAYNAKLARDA “KÜRT TOPLUMU”
Erken dönem İslam ve Osmanlı kaynaklarında “Kürt” kelimesi, bugünkü anlamıyla bir etnik grup değil, genellikle dağlık bölgelerde yaşayan göçebe aşiretleri ifade etmekteydi. 10. yüzyıldan itibaren Arap kaynaklarında “Ekrad” olarak geçen bu ifade, daha çok yaşam biçimine ve sosyal örgütlenmeye atıfta bulunur (Minorsky, 1943). Bu toplum, İran platosu ile Zagros Dağları çevresinde hareketli bir yapıya sahipti.
Osmanlı belgelerinde “Kürt” kelimesi, çoğu zaman “dağlı”, “yol kesen”, “vergiden muaf göçebe topluluklar” anlamında kullanılmış; Türkmen, Arap veya Ermeni gibi etnik tanımların yanında yer almamıştır (Uzunçarşılı, 1982). Bu da, Kürt toplumunun bir etnik grup olmaktan çok, Osmanlı’nın taşra politikalarında tanımladığı bir sosyo-ekonomik kategori olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla “Kürt toplumu”, tarihsel süreçte oluşmuş, farklı kültür-sosyal-ekonomik kökenleri içinde barındırabilen, merkezi otoriteden görece bağımsız yaşayan, kabile düzenine dayalı bir toplum yapısıdır. Bugün bu yapının bilimsel olarak “etnisite”, “millet” veya “halk” gibi kavramlarla tanımlanması, tarihsel bağlamı saptırmakta ve gerçekliğin yanlış yorumlanmasına yol açmaktadır.
2. ASİMİLASYON VE TARİHİ KİMLİK KAYBI: TÜRKMEN AŞİRETLERİNİN “KÜRTLEŞTİRİLMESİ”
Anadolu’nun doğusunda yüzyıllar boyunca yaşamış birçok Türkmen aşireti, çeşitli nedenlerle zaman içinde Kürt toplumu içinde tanımlanmıştır. Safevî-Osmanlı mücadelesi sırasında Zağros ve Kirmanşahtan bölgeye tampon olarak Osmanlı tarafından yerleştirilen “ Kürt toplumundan” göçebe yapılar, zamanla Türkmenler üzerinde dil ve kültür baskısıyla Türkmen aşiretler dönüşüme uğramış; özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda uygulanan politikalar sonucu birçok Türkmen aşireti kendisini Kürt olarak tanımlar hâle gelmiştir.
Bu sürecin temel dönüm noktalarından biri, Yavuz Sultan Selim dönemidir. 1514 Çaldıran Seferi’nin ardından Osmanlı Devleti, doğudaki Safevî tehdidini sınırlandırmak amacıyla, Kürt toplumunu stratejik bir “tampon nüfus” olarak kullanma politikasını benimsemiştir. Bu çerçevede, Kürt toplumuna mensup göçebe aşiretler, Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleştirilmiş, Safevî etkisine karşı Osmanlı’ya sadakat gösterecek yarı-özerk yapılar kurulmuştur (Uzunçarşılı, 1982; İnalcık, 1997). Bu yerleştirme, sadece askeri değil, sosyo-politik bir stratejiydi.
Osmanlı yönetimi bu gruplara vergi muafiyeti, iç işlerinde serbesti ve bölgesel otorite gibi imtiyazlar tanımıştır. Bu durum, yerli Türkmen nüfus üzerinde zamanla kültürel baskı ve asimilasyona neden olmuş, bölgede yaşayan birçok Türkmen aşireti ya Kürt toplumu içine karışmış ya da bu toplumla özdeşleştirilmiştir.
Örneğin Karakeçili, Reshvan, Milan, Zilan, Şeyhbızın gibi aşiretler, gerek Safevî döneminde İran’dan zorla göç ettirilmiş, gerekse Osmanlı tarafından Doğu sınırlarına iskân edilmiştir. Bu topluluklar, zamanla bölgedeki Kürt toplumuna karışmış, ancak arşiv kayıtlarında bu aşiretlerin Türkmen kökenli oldukları açıkça görülmektedir (Bozkurt, 1992).
Bu dönüşüm, bir halkın kendi rızasıyla kimlik değiştirmesi değil, baskı, coğrafi izolasyon, dil politikaları ve sosyo-kültürel asimilasyon sonucu gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bugün “Kürt” olarak tanımlanan birçok topluluk, tarihsel olarak Türkmen kökenlidir. Bu gerçeğin üzerinin örtülmesi, sadece sosyolojik bir hata değil, aynı zamanda tarih bilincinin tahrifidir.

3. ARKEOLOJİK VE DİLBİLİMSEL BULGULAR IŞIĞINDA KÜRT TOPLUMU
Toplumların tarih sahnesindeki mevcudiyetini anlamak için yalnızca yazılı belgeler değil, aynı zamanda arkeolojik bulgular, dilbilimsel analizler ve etnografik veriler de son derece önemlidir. “Kürt toplumu” olarak tanımlanan sosyo-ekonomik yapının, bu açılardan doğrudan ve açık bir şekilde izlenebilmesi ise son derece sınırlıdır. Bu durum, Kürt toplumunun homojen bir etnik grup değil, tarihsel süreçte farklı unsurların bir araya geldiği karma bir toplumsal yapı olduğunu göstermektedir.
Arkeolojik Veriler
Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasındaki arkeolojik kazılarda, “Kürt” adıyla doğrudan ilişkilendirilebilecek bir kültürel katman, yerleşim, mimari iz veya yazılı belge şu ana kadar tespit edilememiştir. Buna karşılık, Urartu, Asur, Hurrî, Med, Pers ve Roma gibi pek çok kadim uygarlığa dair zengin materyal kültürü ortaya çıkarılmıştır. Ancak bu kültürel kalıntılarla “Kürt toplumu” arasında doğrudan ve kesintisiz bir bağlantı kurmak mümkün değildir (Summers, 1993).
Bununla birlikte, Kurgan kültürü gibi Orta Asya kökenli göçebe geleneklere ait izler, Hakkâri, Bitlis, Erzurum ve Van gibi bölgelerde tespit edilmiştir. Bu alanlarda bulunan bazı mezar taşları, özellikle Orhun-Yenisey Yazıtları’na benzer motif ve semboller içermekte; bu da bölgedeki bazı göçebe toplulukların, Orta Asya kültürel mirasına sahip olabileceğine işaret etmektedir (Ögel, 1985). Bu izler, Türkmen göçlerinin tarihsel ve arkeolojik izlerini taşımakta, Kürt toplumunun bu bölgede ne denli farklı kökenlerden geldiğini göstermektedir.
Dilbilimsel Bulgular
Kürtçe olarak adlandırılan dil, çoğu dilbilimci tarafından Hint-Avrupa (İrani) dilleri ailesi içinde değerlendirilir. Ancak bu dilin, Farsçaya olan yapısal ve morfolojik yakınlığı, onu bağımsız bir dil olarak değil, Farsçanın lehçesi olarak gören birçok akademisyenin görüşünü desteklemektedir (Windfuhr, 2009).
Üstelik Kürt toplumunun kendi içindeki Kurmancî, Sorani, Zazaki (Dımılkî) gibi lehçeler arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Bu lehçelerin konuşurları, çoğu zaman birbirlerini anlayamaz durumdadır. Ortak bir yazı dili ve standardizasyonun yüzyıllar boyunca sağlanamamış olması, bu toplumun bir millet olarak değil, çoklu etno-linguistik gruplardan oluşan bir sosyo-kültürel yapı olduğunu göstermektedir (Hassanpour, 1992).
Özellikle Zazaki lehçesinin, Kürt toplumuyla olan bağının tarihsel ve dilbilimsel olarak zayıf olduğu, bazı araştırmacılar tarafından Zazaki’nin Kürtçe değil, bağımsız bir dildir şeklinde tanımlanmasına yol açmıştır (Paul, 1998). Bu da, Kürt toplumu içindeki dilsel parçalanmışlığı ve homojenlikten uzak yapıyı açıkça ortaya koymaktadır.
4. OSMANLI İSKÂN POLİTİKALARININ KÜRT TOPLUMUNUN ŞEKİLLENMESİNDEKİ ROLÜ
Osmanlı Devleti’nin doğu vilayetlerinde uyguladığı iskân politikaları, Kürt toplumunun sosyo-coğrafi yapısının oluşumunda belirleyici rol oynamıştır. Devletin amacı, hem Safevî etkisini bertaraf etmek hem de doğudaki sınırları askerî ve demografik olarak güçlendirmekti. Bu nedenle, farklı kökenlere sahip göçebe gruplar, tampon nüfus oluşturma amacıyla, mevcut Türkmen yurtlarına yerleştirilmiştir. Bu süreç, sadece nüfus hareketliliği değil, aynı zamanda kimlik dönüşümü anlamınada gelmektedir.
4.1. İskânın Jeopolitik Amacı
1514 Çaldıran Zaferi sonrasında, Yavuz Sultan Selim’in doğuya yönelik politikalarında dikkat çeken en önemli unsur, Kürt toplumuna mensup aşiretlerin sınır boylarına yerleştirilmesidir. Bu gruplar, Osmanlı merkez otoritesine sıkı bağlılık göstermeseler bile, Safevîler’e karşı sadakatleri nedeniyle “siyaseten kullanışlı” görülmüştür (İnalcık, 1997). Bu çerçevede, Kürt toplumuna yönelik özel fermanlar çıkarılmış; kendilerine geniş hareket serbestliği tanınmıştır.
Bu durum, aynı bölgelerde yaşayan Türkmen aşiretleriyle bir gerilim yaratmış, çünkü yeni gelen topluluklara tanınan imtiyazlar, Türkmen halkı tarafından haksızlık ve dışlanma olarak algılanmıştır. Uzun vadede bu durum, Türkmen nüfusun ya bölgeden göç etmesine ya da asimilasyon yoluyla Kürt toplumu içinde erimesine neden olmuştur.
4.2. Aşiretlerin Dönüştürülmesi
Osmanlı arşivlerinde açıkça görüldüğü üzere, başlangıçta Türkmen olarak kayıt altına alınan birçok aşiret, zaman içinde Kürt toplumu içinde yer almaya başlamıştır. Bu süreçte özellikle vergi muafiyetleri, sürü otlatma serbestliği ve mahalli idare hakları gibi imtiyazlar etkili olmuş; yerel yöneticiler, bu avantajlardan faydalanmak isteyen diğer göçebe grupları da “Kürt toplumu” çatısı altına sokmuştur (Yinanç, 1980).
Bir tür sosyo-politik “kimlik kaydırma” yaşanmış, bu da ilerleyen yüzyıllarda bugünkü etnik tartışmaların temelini oluşturmuştur. Dolayısıyla Kürt toplumunun bugünkü coğrafi ve demografik yayılımı, doğal bir etnik gelişmeden çok, devlet politikaları sonucu şekillenmiş bir yapıdır.
4.3. Osmanlı’nın Pratik Yaklaşımı
Osmanlı Devleti için esas olan, aşiretlerin etnik kökeninden çok, devlete olan bağlılıkları ve sınır güvenliğine katkılarıydı. Bu bağlamda, Kürt toplumuna yönelik politikalar, onları etnik olarak tanıma değil, siyasi ve askerî işlev üzerinden değerlendirme amacı taşımıştır. Yani Osmanlı’da “Kürt” olmak, bir ırkı ya da milleti değil; belirli bir coğrafyada yaşayan, yarı-özerk yaşam süren, belirli sorumluluklara sahip bir toplumsal organizasyonu ifade ediyordu.
Bu nedenle, günümüzde “Kürt kimliği” etrafında yürütülen birçok siyasi söylem, Osmanlı’nın tarihsel perspektifiyle örtüşmemekte, aksine modern dönemdeki kimlik siyasetlerinin bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır.

5. MODERN SİYASİ YORUMLARIN TARİHLE ÇELİŞKİSİ
Günümüzde Kürt toplumu üzerine yapılan birçok siyasi yorum ve tanımlama, tarihsel belgeler ve bilimsel verilerle çelişmektedir. Modern dönemlerde özellikle etnik kimlik siyasetinin yaygınlaşması, birçok topluluğun geçmişteki sosyo-ekonomik ve kültürel konumundan koparılarak, siyasi bir “millet” kimliğine zorla oturtulmasına neden olmuştur. Bu durum sadece Türkiye için değil, Irak, İran ve Suriye gibi çevre ülkeler için de geçerlidir.
5.1. Millet Kavramının Bilimsel Temelleri
Bir topluluğun “millet” olarak tanımlanabilmesi için tarih biliminde ve sosyolojide belirli kriterler söz konusudur. Ortak dil, ortak tarih, ortak kültürel miras, siyasi birliktelik ve arkeolojik süreklilik bu kriterlerin başlıcalarıdır (Smith, 1986). Oysa Kürt toplumu bu kriterlerin çoğunu karşılamaktan uzaktır. Farklı lehçeler arasında anlaşamama, merkezi bir yazılı kültürün olmaması, bölgesel parçalanmışlık ve tarihi belgelerde çelişkili tanımlamalar, bu topluluğun etnik olarak bütüncül bir millet yapılandırmasına karşı durmaktadır.
Özellikle Irak’ta 2003 sonrası kurulan “Kürdistan Bölgesel Yönetimi”, tarihsel ve bilimsel bağlamdan çok, jeopolitik müdahalelerin ve emperyal çıkarların ürünüdür. Bu yapı, Osmanlı kayıtlarında “Türkmeneli” olarak geçen Kerkük, Erbil ve Süleymaniye gibi kadim şehirleri Kürt toplumuna ait göstermek suretiyle, tarihsel bir tahrifat gerçekleştirmektedir.
5.2. Asimilasyon ve Kimlik Kurgusu
Modern dönemde özellikle Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda yaşayan bazı topluluklar, asimilasyon, baskı ve bilinçli tarih ihmalciliği nedeniyle kendi kökenlerinden uzaklaştırılmıştır. 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı’nın merkezileşme politikaları ve Cumhuriyet döneminde devam eden modernleşme projeleri sırasında, birçok Türkmen aşireti Kürt toplumu içinde eritilmiş veya zamanla kendisini Kürt olarak tanımlamaya başlamıştır.
Ancak bu değişim, organik bir etnik dönüşüm değil, sosyo-politik koşulların yarattığı mecburî bir kimlik kaymasıdır. Bu nedenle, bugün Kürt olarak tanımlanan nüfusun önemli bir bölümü, tarihsel ve etnografik açıdan Türkmen kökenlidir. Bu gerçeğin görmezden gelinmesi, sadece bilimsel bir yanlışlık değil, aynı zamanda kimlik inşasında bilinçli bir manipülasyondur.
5.3. Emperyal Projelerin Rolü
Modern siyasi arenada “Kürt halkı” söylemi, özellikle Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde belirli güç merkezlerinin bölgeyi yeniden şekillendirme arzusunun bir parçası olarak öne çıkmıştır. ABD ve Batılı bazı devletler tarafından desteklenen bu yaklaşım, bölgedeki Türk, Arap ve Fars nüfusu zayıflatmayı, bunların yerini parçalanmış ve bağımlı siyasi oluşumlarla değiştirmeyi amaçlamaktadır (Chomsky, 2007).
BOP kapsamında oluşturulan “demokrasi ve kardeşlik” gibi kavramlar, sempatik görünmekle birlikte, böl-yönet stratejisinin güncel versiyonlarıdır. Bu çerçevede Kürt toplumu, kendi iç gerçekliğinden koparılarak, yapay bir ulus-millet söyleminin içine itilmekte; bu süreçte tarihsel gerçekler, arşiv belgeleri ve sosyolojik gerçeklikler göz ardı edilmektedir.
6. DİLİN STANDARTLAŞMAMASI VE MİLLET TANIMINA ENGELİ
Toplumların millet olarak tanımlanabilmesi için gerekli temel unsurlardan biri, ortak ve standartlaşmış bir dil yapısına sahip olmalarıdır. Dil; bir topluluğun kültürel devamlılığını sağlayan, ortak belleği aktaran ve ulusal kimliği pekiştiren en güçlü araçlardan biridir. Bu açıdan bakıldığında, Kürt toplumu içinde dilin hem farklı lehçelere bölünmüş olması hem de standart ve ortak bir yazı dili üretilememiş olması, onu millet tanımı dışında tutmaktadır.
6.1. Kürt Toplumundaki Lehçe Çeşitliliği
Kürt toplumu içerisinde konuşulan başlıca lehçeler şunlardır:
• Kurmancî: Türkiye, Suriye ve kuzey Irak’ta yaygın.
• Soranî: Irak’ın iç bölgelerinde ve İran’ın batısında.
• Zazaki (Dımılkî): Türkiye’nin doğusunda (özellikle Dersim, Bingöl, Elazığ civarında).
• Goranî ve diğer yerel varyantlar.
Bu lehçeler arasında fonetik, gramatik ve semantik farklılıklar oldukça derindir. Hatta öyle ki, Kurmancî konuşan biri, Soranî veya Zazaki konuşan bir bireyi çoğu zaman anlayamamaktadır (Haig, 2004). Bu da Kürt toplumunun içindeki dilsel parçalanmışlığı açıkça ortaya koymaktadır.
Bu çeşitlilik, zenginlik gibi görünse de, bir milletin temel taşı olan ortak yazı dili ve eğitim dili oluşumunu engellemiş; bu durum da toplumsal bütünleşme ve siyasal yapılanma açısından kalıcı bir zafiyet doğurmuştur.
6.2. Yazı Dili ve Eğitim Sorunu
Kürt toplumuna dair ilk yazılı eserler, oldukça geç tarihlerde ortaya çıkmıştır. Kurmancî ve Soranî için farklı alfabeler (Arap alfabesi, Latin alfabesi vb.) kullanılmış; bu da dil birliğini daha da zorlaştırmıştır. Ortak bir yazım ve eğitim dilinin oluşturulamamış olması, Kürt toplumunun kendi içinde kültürel süreklilik kuramamasına neden olmuştur (Sheyholislami, 2011).
Ayrıca lehçeler arasında ciddi siyasi çekişmeler de yaşanmakta; örneğin Irak’taki Soranî eğilimi ile Türkiye’deki Kurmancî çizgisi arasında uyuşmazlık söz konusudur. Bu çatışmalar, Kürt toplumunun uluslaşma sürecinde önünde duran ciddi bir engeldir.
6.3. Millet Tanımının Dışında Kalma
Dil birliği olmadan, bir topluluğun millet olarak tanımlanması bilimsel açıdan mümkün değildir. Bu durum sadece teorik bir görüş değil, tarih boyunca pek çok örnekle sabittir. Ortak dil; hem iletişim hem hukuk hem de eğitim açısından bütünleşmenin temel aracıdır. Kürt toplumunun bu noktada yaşadığı dağınıklık, onu siyasi ve kültürel olarak bölünmüş, yerel ve sınırlı kimliklerden oluşan bir sosyal yapı haline getirmiştir.
Bu nedenle, Kürt toplumuna dair yapılan “millet”, “ulus” veya “halk” tanımlamaları, bilimsel ve tarihsel değil, siyasi bağlamlı söylemlerdir. Bu söylemler, emperyal merkezlerin bölgedeki müdahalesiyle daha da derinleştirilmiş; Kürt toplumunun gerçek iç dinamikleriyle uyuşmayan bir kimlik algısı inşa edilmiştir.
7. TÜRKMEN AŞİRETLERİNİN “KÜRTLEŞTİRİLMESİ” VE ETNİK TANIMLAMANIN BİLİMSEL ZAFİYETİ
Tarihi belgeler ve etnografik kayıtlar göstermektedir ki, bugün Kürt toplumu içerisinde yer aldığı düşünülen birçok aşiret aslında Türkmen kökenlidir. Bu aşiretler, tarihsel süreçte zorunlu iskân politikaları, yerel güç dengeleri ve devletin siyasi tercihleri sonucu asli kimliklerinden koparılmış, zamanla “Kürt” toplumu içinde gösterilmeye başlanmıştır. Ancak bu kimlik kayması, doğal bir etnik dönüşüm değil; sosyopolitik baskıların, iktidar ilişkilerinin ve tarihsel yönlendirmelerin sonucudur.
7.1. Türkmen Aşiretlerinin Kimlik Kayıpları
Özellikle 16. yüzyıldan itibaren Yavuz Sultan Selim döneminde, Safevîler’e karşı stratejik olarak doğu sınırlarına yerleştirilen Kürt aşiretleri, mevcut Türkmen coğrafyasıyla iç içe geçirilmiş ve bir tür tampon toplum olarak kullanılmıştır. Bu durum, bölgedeki Türkmen varlığının yavaş yavaş asimilasyon ve kimlik bulanıklığına uğramasına yol açmıştır.
Bu süreçte Karakeçili, Resikan, Zilan, Şêxbizinî gibi birçok Türkmen aşireti, yerel idari, ekonomik ve kültürel zorlamalar ile zamanla “Kürt” olarak algılanmış; ancak söz konusu aşiretlerin dili, örf-adeti ve soy geçmişi incelendiğinde, Türk-Türkmen kökenli oldukları açıkça görülmektedir (Uzunçarşılı, 1954).
7.2. Kürt Toplumunun Etnik Tanım Sorunu
Bugün “Kürt halkı” veya “Kürt milleti” şeklindeki tanımlamalar, bilimsel ve tarihsel veriler açısından sorunludur. Çünkü bu toplum, bir etnik grup olarak tanımlanmak için gerekli olan kriterleri karşılamamaktadır:
• Ortak bir dil yoktur: Birbirlerini anlamakta güçlük çeken lehçeler konuşulmaktadır (Kurmancî, Soranî, Zazaki, Goranî).
• Ortak bir tarih anlatısı yoktur: Aşiretler arasında tarihsel köken birliği bulunmamaktadır.
• Ortak bir kültürel bütünlük yoktur: Bölgeden bölgeye değişen toplumsal yapılar söz konusudur.
• Arkeolojik ve etnogenetik süreklilik yoktur: Kürt toplumuna ait olduğu ileri sürülen kültürel unsurlar, farklı dönem ve halklara ait arkeolojik buluntularla çelişmektedir.
Dolayısıyla bu toplumun, bilimsel tanımlar açısından bir millet, bir etnik grup ya da bir halk olarak ele alınması mümkün değildir. Bu tür tanımlamalar, daha çok modern siyasi projelerin, uluslararası müdahale stratejilerinin ve emperyal anlatıların bir ürünüdür.
7.3. Sosyoekonomik Organizasyon Olarak Kürt Toplumu
Gerçekte “Kürt toplumu”, tarih boyunca devletlerin uyguladığı politikaların neticesinde şekillenmiş, aşiret temelli, yarı-göçebe, sosyal dayanışma esasına göre yapılandırılmış, çoğu zaman sınır güvenliği ve yerel otoriteyle ilişkili bir sosyoekonomik organizasyondur. Bu yönüyle, Kürt toplumunu siyasi, etnik veya ulusal bir varlık olarak değil; toplumsal iş bölümü, ekonomik yapı ve coğrafi strateji temelinde oluşmuş tarihi bir yapı olarak değerlendirmek çok daha isabetlidir.
Bu toplumu tanımlarken kullanılacak doğru ifade; sosyal ve ekonomik işlevleri olan, merkezi yapıya karşı yerel özerkliğe dayalı bir toplumsal ağ tanımıdır. Aksi her türlü etnikleştirme çabası, hem bilimsel açıdan geçersizdir hem de tarihsel verileri çarpıtmaktır.
8. TARİHİN TEKRAR OKUNMASI: YANLIŞ KİMLİKLERİN DÜZELTİLMESİ
Tarih; yalnızca geçmişi anlatmakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal kimliğin temellerini şekillendirir. Ancak tarihsel veriler bilinçli olarak tahrif edildiğinde veya siyasi çıkarlara göre yorumlandığında, kimlikler de yanlış zeminde inşa edilir. Bugün “Kürt toplumu” olarak anılan toplumsal yapının büyük kısmı, aslında asimilasyon, baskı, yer değiştirme ve söylem mühendisliği yoluyla kimliği çarpıtılmış Türkmen kökenli aşiretlerden oluşmaktadır.
8.1. Tarihin Tahrif Edilme Süreci
Osmanlı döneminden itibaren, özellikle 16. yüzyılda doğu sınırlarının güvenliğini sağlamak amacıyla uygulanan iskân politikaları kapsamında, Kürt aşiretlerinin Türkmen bölgelerine yerleştirilmesi stratejik bir karardı. Bu süreçte Osmanlı Devleti, Safevî tehdidine karşı bir tampon güç oluşturmak için, Kürt topluluklarını sınır hattına sevk etti. Ancak zamanla, bu Kürt topluluklarının bulunduğu bölgelerdeki Türkmen aşiretleriyle iç içe geçmeleri ve bazı bölgelerde baskın kültürel etki yaratmaları, Türkmen kimliğini arka plana itmiştir.
Devletin yerel aşiretlerle kurduğu idari ilişkiler, vergi düzenlemeleri, güvenlik protokolleri ve mülkiyet uygulamaları, Türkmen kökenli aşiretleri “Kürt” tanımı içine çekmiştir. Bu süreçte yaşanan kimlik kaymaları, daha sonra “Kürt halkı” gibi hatalı bir söylemin zeminini hazırlamıştır.
8.2. Sosyal ve Dilsel Baskılarla Kimlik Değişimi
Bu kimlik değişimi, yalnızca coğrafi yerleşimle sınırlı kalmamış, zaman içinde sosyal ve kültürel baskılarla derinleşmiştir. Türkmen kökenli birçok topluluk, kendi dillerini (Oğuzca temelli ağızlarını), örf ve geleneklerini yitirmiş; çevresindeki baskın aşiretlerin diline, giysisine, hatta mezhebine adapte olmak zorunda kalmıştır. Özellikle aşiretler arasında yaşanan rekabet, ticaret ağları ve devlet ile kurulan ilişkiler bu dönüşümü hızlandırmıştır.
Bazı bölgelerde, Türkmen topluluklarının Kürtçe lehçelere geçiş yapması, zamanla “bu topluluk da Kürt’tür” algısını pekiştirmiştir. Oysa dil değişimi, etnik köken değişimi değildir. Tarihte birçok toplum, dil değiştirerek yaşamış; ancak kökenini muhafaza etmiştir. Bu nedenle, bugün kendisini “Kürt” olarak tanımlayan bazı aşiretlerin aslında zorunlu kimlik değişimi sonucu bu algıya sahip oldukları tarihsel bir gerçekliktir (Sümer, 1982; Zeki Velidi Togan, 1947).
8.3. Tarihin Yeniden Okunması Zorunluluğu
Tarihin, bilimsel yöntemlerle ve ön yargılardan arınmış şekilde yeniden okunması, bu kimlik kargaşasının giderilmesi için şarttır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, Osmanlı arşivleri, seyyah notları, etnografik çalışmalar ve halk hafızası birlikte incelendiğinde; bugün “Kürt” olarak tanımlanan pek çok topluluğun aslında Türkmen asıllı olduğu, net biçimde ortaya çıkmaktadır.
Bu noktada devletin ve akademik çevrelerin, etnik değil sosyoekonomik temelli bir yaklaşım benimsemesi, bölgede hem toplumsal barışın hem de kimliklerin doğru temelde inşasının önünü açacaktır. “Kürt toplumu” adı altında toplanan bu geniş yapının, içindeki tarihi katmanlar yeniden ayrıştırılmalı; özellikle Türkmen kökenli yapılar kendi tarihiyle yeniden buluşturulmalıdır.
9. EMPERYAL SÖYLEMLER VE KÜRT TOPLUMUNUN ARAÇSALLAŞTIRILMASI
Tarih boyunca etnisite, halk, kavim ve millet olmayan ama “Kürt toplumu” adıyla tanımlanan toplumsal yapılar, yalnızca yerel değil, uluslararası siyaset sahnesinde de araçsallaştırılmış, büyük güçlerin bölgesel çıkar politikalarında kullanışlı bir figür hâline getirilmiştir. Özellikle 19. yüzyıl sonrası emperyalist projelerde Kürt toplumu, jeopolitik müdahalelerin gerekçesi, iç istikrarsızlıkların tetikleyicisi ve sözde “azınlık hakları” üzerinden böl-yönet stratejisinin ana aktörlerinden biri yapılmaya çalışılmıştır.
9.1. Emperyalizm ve “Kürt Meselesi”nin İcadı
“Kürt meselesi” olarak tanımlanan kavram, aslında modern emperyalist söylemlerin bir ürünüdür. 19. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecine girmesiyle birlikte, Batılı devletler etnik ve mezhepsel fay hatlarını kaşıyarak Anadolu, Mezopotamya ve İran hattında kaotik yapılar oluşturmayı hedeflemişlerdir. Bu süreçte Kürt toplumu, homojen olmayan yapısına rağmen tekil bir “azınlık halk” gibi sunularak müdahale zeminleri oluşturulmuştur.
İngiltere, Fransa ve daha sonra ABD tarafından desteklenen bu tür projelerde, Kürt toplumunun sözde “bağımsızlık” talepleri, bölge ülkelerini zayıflatmaya dönük stratejik kaldıraçlar olarak kullanılmıştır. Gerçekte ise Kürt toplumunun önemli bir kısmı ne bu taleplerin farkında olmuş, ne de bu projelerin öznesi olarak sürece katılmıştır. Aksine, bu toplum çoğu zaman bu projelerin mağduru olmuştur.
9.2. BOP, “Kardeşlik” Söylemi ve Asimetrik Müdahale
21. yüzyılın başlarında geliştirilen ve ABD’nin öncülüğünde yürürlüğe konan “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP), bu araçsallaştırma sürecinin en güncel ve organize örneğidir (( BOP:) Kardeşlik- Demokrasi komisyonu vs. gibi)) . Bu projede, sözde “demokrasi” ve “kardeşlik” kavramları üzerinden; Ortadoğu’daki sınırlar yeniden şekillendirilmek istenmiş, bu bağlamda Kürt toplumu da bir yapı taşı olarak ele alınmıştır.
Türkiye, Irak, İran ve Suriye gibi devletlerin bütünlüğünü tehdit eden bu proje kapsamında, TBMM içindeki bazı siyasi aktörler ve “BOP Eş Başkanlığı” gibi yapılar, uluslararası direktiflerle uyumlu söylemler geliştirmiştir. Bu söylemlerde, Kürt toplumuna bağımsız halk, ayrı millet, özgün ulus gibi tanımlar yüklenmiş; bu tanımlar, hem Anayasa’ya hem de tarihsel gerçeklere aykırı olmasına rağmen, uluslararası platformlarda sıkça dile getirilmiştir.
9.3. “Kürt” Adı Altında Kurgulanan Yapay Kimlik
Kürt toplumunun, yukarıda detaylandırıldığı gibi etnik bütünlük, kültürel süreklilik ve dilsel homojenlik gibi bir milleti tanımlayan temel unsurlara sahip olmamasına rağmen, emperyal stratejiler bu gerçekliği görmezden gelerek yapay bir ulus kimliği üretmeye çalışmıştır. Bu yapay kimlik, tarihsel olarak Türkmen, Arap, Fars, hatta Ermeni kökenli toplulukları bir “Kürt şemsiyesi” altına sokarak hem bölgesel tarihi çarpıtmış hem de kimlik kargaşasını derinleştirmiştir.
Bunun sonucunda bölgede, özellikle Türkiye’de, kendisini “Kürt” zanneden, ancak aslında yüzyıllardır Türk-Türkmen kökenli olan binlerce insan oluşmuştur. Bu durum, yalnızca tarihsel yanlışların değil, aynı zamanda sosyolojik mühendislik projelerinin de sonucudur. Toplumun tarihsel hafızasını tahrip eden bu stratejiler, bölgesel barışı değil, kaosu hedefleyen planların bir parçasıdır.
10. ANAYASA, EGEMENLİK VE KİMLİK MESELESİ: EŞİTLİK YANILGISI
Modern ulus-devletlerin en temel yapı taşı egemenlik hakkı ve bu egemenliğin tek bir anayasal çatı altında eşit vatandaşlıkla tanımlanmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti de kuruluş ilkelerinde ve Anayasa’sında bu çerçeveyi net şekilde belirlemiş; vatandaşlık bağı üzerinden herkesi “Türk Milleti” tanımı altında toplamıştır. Ancak “Kürt toplumu” tanımı etrafında üretilen söylemler, bu temel ilkeleri zaman içinde sorgulatmaya, sulandırmaya ve parçalamaya dönük söylemlerle çatıştırılmıştır.
10.1. Etnik Kimlik Üzerinden Eşitlik Arayışı: Hukuki Temelsizlik
Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında etnik, dini, mezhebi ya da ırki ayrıma dayalı bir farklılık yoktur. Bu anlamda, “Kürt toplumu” adını taşıyan bir yapı üzerinden ayrı bir siyasi veya hukuki kimlik talebi, Anayasa’nın egemenlik bütünlüğüne doğrudan aykırıdır.
Eşit vatandaşlık ilkesi, ancak ortak bir millet kimliği etrafında gerçek anlamda uygulanabilir. Bu çerçevede, farklı toplumsal grupların kendi sosyal veya kültürel özelliklerini yaşaması doğaldır; fakat bu farklılıkları “ayrı bir halk”, “ayrı bir ulus” veya “etnik temelli siyasi hak sahibi yapı” gibi tanımlamak, Anayasa’nın eşitlik ilkesine değil, bölünmeyi meşrulaştıran bir ayrıcalığa dönüşmektedir.
“Kürt” kimliği üzerinden oluşturulan bu tür talepler, görünürde “eşitlik” çağrısı gibi sunulsa da, pratikte “egemenliğe ortaklık” talebi içerir. Egemenlik ise bölünemez, devredilemez ve paylaşılamaz bir haktır.
10.2. Siyasal Alanın Etnikleştirilmesi ve Devletin Parçalanma Riski
Etnik temelli tanımların anayasal sistem içine sokulması, yalnızca Kürt toplumu üzerinden değil, tüm ülke için geri dönülmez bir tehlike doğurur. Çünkü bu durum, siyasal alanın etnik kimlikler ekseninde örgütlenmesi sonucunu doğurur ve bu da anayasal birliğin altını oyma girişimidir.
Bugün dünyada etnik temelli siyaset yapılan her coğrafyada çatışma, ayrışma, bölünme ve iç savaş örnekleri yaşanmıştır. Bu tür kimlik temelli söylemler, toplumu biz ve onlar şeklinde ayırır, toplumsal dokuyu parçalar. Türkiye’de bazı siyasi aktörlerin, “Kürt kimliği tanınmalıdır”, “Anayasal vatandaşlık yeniden tanımlanmalıdır” şeklindeki önerileri; aslında tek millet, tek vatan, tek bayrak ilkesine doğrudan meydan okumadır.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkes; etnik kökeni, dili, mezhebi fark etmeksizin Türk Milleti’nin eşit bireyidir. Bu eşitlik, ayrı kimliklerle değil; ortak bir anayasal zeminde birleşmekle sağlanır.
10.3. Gerçek Eşitlik İçin Ortak Üst Kimlik Zorunluluğu
Gerçek eşitlik, farklılıkların tanınmasıyla değil, bu farklılıkların ortak bir kimlikte erimesiyle mümkündür. Bu nedenle Kürt toplumu da, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda tarif edilen Türk milleti kimliği içerisinde tanımlanmalıdır. Aksi takdirde, “etnik eşitlik” adı altında yürütülen siyasi söylemler, Türkiye’yi çok milletli, çok kimlikli, çok hukuklu bir yapıya sürükler. Bu durum yalnızca ulusal bütünlüğü değil, aynı zamanda halkların da huzur ve barış içinde yaşama hakkını tehdit eder.
Burada, Anayasa’nın egemenlik ilkesine göre “Kürt toplumu”nun ayrı bir siyasi, etnik veya halk kimliği temelinde değerlendirilemeyeceği; gerçek eşitliğin yalnızca ortak bir anayasal kimlik çatısı altında mümkün olduğuda doğru ve bilimsel bir yaklaşım ve zorunluluk olduğu ortadadır .
11. SONUÇ: TARİHSEL GERÇEKLİĞE DAYALI BİR TOPLUMSAL OKUMA ZORUNLULUĞU
Türkiye’de uzun yıllardır, “Kürt” kavramı etrafında şekillenen suni siyasal, sosyolojik ve kültürel tartışmalar, ne yazık ki çoğunlukla ideolojik bakış açılarıyla yönlendirilmiş; bu da tarihsel gerçekliğin, bilimsel yaklaşımların ve arkeolojik bulguların göz ardı edilmesine neden olmuştur. Oysa toplumların geçmişi; yalnızca efsanelerle, anlatılarla veya siyasi menfaatlerle değil, somut verilerle, belgelerle ve disiplinler arası bilimsel analizlerle okunmalıdır.
11.1. Kürt Toplumu: Sosyoekonomik Bir Gerçeklik, Etnik Bir Halk Değil
Bu çalışma boyunca vurgulandığı üzere, “Kürt toplumu” ifadesi, etnik veya ulusal bir yapı değil; tarihsel olarak İran coğrafyasında oluşmuş, daha sonra Osmanlı politikalarıyla yer değiştirmiş, farklı dil ve kültürlerden gelen toplulukların oluşturduğu heterojen ve geçici bir sosyoekonomik organizasyona işaret eder.
Bu toplumun, bir milleti veya halkı tanımlayacak etnik bütünlük, ortak tarih, ortak dil, kültürel süreklilik ve siyasi birliktelik gibi temel kriterleri karşılamadığı bilimsel verilerle de sabittir. Dolayısıyla, bu topluluk üzerinden üretilen suni “ayrı halk”, “farklı millet” ya da “etnik kimlik” gibi söylemler, siyasi manipülasyonlara, dış müdahalelere ve bölgesel istikrarsızlıklara zemin hazırlamaktadır.
11.2. Tarihin Yeniden Okunması ve Asimilasyon Yanılgısının Aşılması
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde kendisini bugün “Kürt” olarak tanımlayan pek çok topluluğun, aslında Türk-Türkmen kökenli aşiretler olduğu, tarihsel belgelerle, arşiv kayıtlarıyla ve aşiret yapılarının incelenmesiyle ortaya konmuştur. Yüzyıllar boyunca çeşitli siyasal, askeri ve kültürel baskılar sonucunda bu topluluklar, kimlik karmaşasına uğramış, kendi öz kökenlerini unutmuş veya unutturulmuştur.
Bu durumun düzeltilmesi, ancak tarafsız tarih okuması, arkeolojik çalışmaların desteklenmesi ve etnografik verilerin yeniden değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır. “Kürt toplumu” kavramı içinde eritilen bu Türkmen kökenli yapıların kendi tarihleriyle yeniden buluşturulması, sadece tarihsel doğruluğun değil, aynı zamanda toplumsal barışın da temelidir.
11.3. Bilimsel, Birleştirici ve Gerçekçi Bir Yaklaşımın Gerekliliği
Türkiye Cumhuriyeti, üniter yapısı içinde tek bir millet anlayışına dayanır. Bu millet, farklı kültürel ve sosyolojik özellikler taşıyan bireylerin ortak bir anayasal zeminde birleştirildiği, eşit vatandaşlık ilkesine dayanan bir sistemle tanımlanır. Bu yapının korunması, ancak bilimsel yöntemlerle yapılan, ideolojiden arındırılmış, tarihsel olarak temellendirilmiş analizlerle mümkündür.
“Kürt toplumu”nun varlığı, sosyoekonomik ve tarihsel bir gerçeklik olarak kabul edilebilir; ancak bu yapı üzerinden yapılan etnik halk, ayrı millet ya da devlet temelli tanımlar, ne tarihsel verilerle ne de anayasal ilkelerle örtüşmektedir.
Bu makalede ortaya konan çerçeve, Türkiye’de yeniden doğru, bütüncül ve bilimsel bir tarih anlayışının inşası açısından önemli bir adımdır. Toplumsal yapıların sağlıklı gelişebilmesi için, tarihsel bilinçle, toplumsal gerçeklikle ve anayasal ilkelerle uyumlu bir zemin üzerinde hareket edilmelidir.
Kaynakça
1. Çelebi, E. (17. yüzyıl). Seyahatnâme.
2. Minorsky, V. (1943). Kurds, Kurdistan. Encyclopaedia of Islam, 2nd ed.
3. Koşay, H. Z. (1974). Türkiye’de Arkeolojik Kültürler ve Etnik Kimlikler. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
4. Mellaart, J. (1975). The Neolithic of the Near East. London: Thames & Hudson.
5. Togan, Z. V. (1981). Umumi Türk Tarihine Giriş. İstanbul: Enderun Yayınları.
6. İnanç, A. (1982). Eski Türk Toplumlarında Mezar Taşları ve Sembolizm. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
7. Uzunçarşılı, İ. H. (1982). Osmanlı Tarihi (Cilt III). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
8. Türk Dil Kurumu. (1982). Kürtçe Üzerine Dilbilimsel Notlar. TDK Makaleleri.
9. Kafesoğlu, İ. (1984). Türk Millî Kültürü. İstanbul: Ötüken Neşriyat.
10. Tapper, R. (1983). Tribe and State in Iran and Afghanistan. London: Routledge.
11. Ögel, B. (1985). Türk Kültürünün Gelişme Çağları. Ankara: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları.
12. Eröz, M. (1990). Doğu Anadolu’da Türk Boyları. İstanbul: Boğaziçi Yayınları.
13. Turan, Ş. (1991). Osmanlı-Türk Kimliği ve Osmanlı Toplum Yapısı. Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi.
14. Sümer, F. (1992). Oğuzlar (Türkmenler). Ankara: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları.
15. Bozkurt, M. (1992). Aşiretler ve Etnik Yapılar: Osmanlı’dan Günümüze. Ankara: Türk Tarih Kurumu.
16. Hassanpour, A. (1992). Nationalism and Language in Kurdistan, 1918–1985. San Francisco: Mellen Research University Press.
17. van Bruinessen, M. (1992). Agha, Shaikh and State: The Social and Political Structures of Kurdistan. London: Zed Books.
18. Summers, D. (1993). Kurdish Language Rights in Turkey. Human Rights Watch/Helsinki, Middle East Watch.
19. İnalcık, H. (1997). The Ottoman Empire: The Classical Age, 1300–1600. London: Phoenix.
20. Sevin, V. (1998). Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Urartu Öncesi ve Sonrası Kültürel Katmanlar. Anadolu Arkeoloji Dergisi.
21. Paul, L. (1998). The Position of Zaza in the West Iranian Language Group. In N. Sims-Williams (Ed.), Proceedings of the Third European Conference of Iranian Studies. Wiesbaden: Dr. Ludwig Reichert Verlag.
22. UNESCO. (2002). World Heritage Archaeological Reports: Zagros ve Hakkâri Bölgesinde Erken Demir Çağı Yerleşimleri. Paris: UNESCO Yayınları.
23. Haig, G., & Matras, Y. (2002). Kurdish Linguistics: A Brief Overview. Linguistic Typology, 6(1), 1–21.
24. Ortaylı, İ. (2003). Osmanlı’da Millet Sistemi. İstanbul: Timaş Yayınları.
25. Gunter, M. M. (2004). The Kurds and the Future of Turkey. New York: Palgrave Macmillan.
26. Haig, G. (2004). The Invisibilisation of Kurdish: The Other Side of Language Planning in Turkey. In B. Lewis & G. Haig (Eds.), Linguistic Minorities in Turkey and Iran. Wiesbaden: Reichert Verlag.
27. Ahmetbeyoğlu, A. (2006). Kürt Meselesi: Tarihi ve Güncel Perspektif. İstanbul: Dergâh Yayınları.
28. Chomsky, N. (2007). Interventions. San Francisco: City Lights Books.
29. Halaçoğlu, Y. (2009). XVI. Yüzyılda Osmanlılarda Aşiretlerin İskânı. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
30. Taşağıl, A. (2010). Türklerin Tarihi: Orta Asya’dan Anadolu’ya. İstanbul: Bilgi Yayınevi.
31. Sheyholislami, J. (2011). Kurdish Identity, Discourse, and New Media. New York: Palgrave Macmillan.
32. Öztürk, S. (2015). Anayasa ve Etnik Kimlik Tartışmaları. İstanbul: Legal Yayıncılık.
33. Şengör, C. (2021). Bilimsel Düşünce Işığında Anadolu’nun Jeopolitik ve Etnik Haritası. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.
34. British Foreign Office Archives. (19.–20. yüzyıl). İngiliz Arşiv Belgeleri: Doğu Aşiretleri.
35. Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları (1924, 1961, 1982). Resmî Gazete Arşivleri ve T.C. Anayasa Mahkemesi Yayınları.
36. Anayasa Mahkemesi Kararları. T.C. Adalet Bakanlığı Yayınları. Resmî Gazete Arşivi.
37. TBMM Arşivleri. Yavuz Sultan Selim dönemi doğu stratejilerine ilişkin ferman, kayıt ve mülknameler.
38. Ali Rıza Özdemir’in Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri, Kripto Yayınları, 2024 .
Önemli Not: Ali Rıza Özdemir’in Kayıp Türkler: Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri Kayı isim isim tam listesi kitabın kendisinde detaylı şekilde yer alıyor.
1. Beritan
• Bölge: Diyarbakır, Bingöl, Elazığ çevresi
2. Reşwan (Reşvani)
• Bölge: Adıyaman, Malatya, Kahramanmaraş, Sivas
3. Şikak
• Bölge: Van, Hakkari, İran sınır bölgeleri
4. Şeyhan
• Bölge: Mardin, Batman, Şırnak
5. Domanan
• Bölge: Bitlis, Muş, Van
6. Çelikan
• Bölge: Siirt, Batman
7. Pinyaniş
• Bölge: Hakkari, Irak sınırı
8. Mekran
• Bölge: İran sınırına yakın bölgeler
9. Zirqan
• Bölge: Diyarbakır, Mardin
10. Mirdêsî
• Bölge: Diyarbakır, Şanlıurfa
11. Şêxbizin
• Bölge: Elazığ, Bingöl
12. Çelengî
• Bölge: Batman, Siirt
13. Birotî
• Bölge: Hakkari
14. Bayat
• Bölge: Genellikle İç Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya göç edenler
15. Dulkadirli (bir kısmı)
• Bölge: Kahramanmaraş, Adana çevresi
16. Avşar (bir kısmı)
• Bölge: İç Anadolu, Doğu Anadolu
17. Kureyşan
• Bölge: Tunceli ve çevresi
18. Şervan
• Bölge: Bitlis, Muş
19. Muratlı
• Bölge: Diyarbakır, Elazığ
20. Baban (bazı kolları)
• Bölge: Erbil çevresi (Irak)
21. Geosiniler (Geysan, Geosin)
• Bölge: Mardin, Şanlıurfa, Diyarbakır çevresi
22. Karakeçililer
• Bölge: Genellikle Sivas, Malatya, Kayseri çevresi
