Kopenhag, 27 Ekim 2025
Seküler toplumlarda dini kurumların finansmanı, inanç özgürlüğü kadar ekonomik adaletin de aynasıdır.
İskandinav ülkeleri uzun süredir “seküler refah devleti” modeliyle tanınır. Ancak bu ülkelerde devlet ile din arasındaki ilişki tamamen kopmuş değildir. Özellikle kilise vergisi (church tax veya “kirkeskat”), bu ilişkinin en dikkat çekici örneklerinden biridir.
İskandinav Modeli: Gönüllülük Temelli Bir Yükümlülük
Danimarka’da nüfusun yaklaşık %70’i hâlâ resmi olarak Folkekirken (Halk Kilisesi) üyesidir. Üyelik, doğumda ebeveynlerin tercihiyle başlar; yetişkinlikte birey isterse sistemden ayrılabilir. Ancak üyelik sürdüğü sürece kişi, gelirinin yaklaşık %0,7 ila %1,3’ü oranında kilise vergisi öder.
Bu vergi belediyeler aracılığıyla toplanır ve doğrudan yerel kiliselere aktarılır. Gelirin büyük kısmı kiliselerin bakımına, din görevlilerinin maaşlarına ve sosyal hizmetlere gider. İlginçtir ki, halkın büyük bölümü düzenli kiliseye gitmese bile, “kültürel aidiyet” duygusu sebebiyle vergiyi ödemeye devam eder.
İsveç’te de benzer bir sistem vardır. 2000 yılında devlet ile kilise resmen ayrılmış olsa da, kilise vergisi hâlâ yürürlüktedir. Bu vergiden çıkmak mümkündür, ancak çoğu kişi “ulusal kimliğin bir parçası” olarak kalmayı tercih eder.
Verginin Görünmeyen Etkisi: Nüfusun Dinden Uzaklaşması
Araştırmalar, genç kuşakların giderek daha fazla kilise üyeliğinden ayrıldığını gösteriyor. Örneğin Danimarka’da 1990’larda nüfusun %90’ı kiliseye kayıtlıyken, bugün bu oran %70’in altına düşmüştür.
Bu düşüşün nedenleri arasında artan sekülerleşme, bireysel özgürlük anlayışı ve dini aidiyetin “resmi üyelik”ten ziyade “kişisel inanç” olarak görülmesi yer alıyor.
Türkiye’de Olası Bir “Cami Vergisi” Modeli
Türkiye’de dini kurumlar devlet bütçesinden doğrudan finanse edilir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2025 yılı bütçesi, 2024’te olduğu gibi pek çok bakanlığı geride bırakacak ölçüde büyüktür.
Bu modelde vatandaşlar doğrudan bir “cami vergisi” ödemez; ancak vergi gelirleri içinden Diyanet’e büyük pay ayrıldığı için, aslında her vatandaş dolaylı biçimde bu kurumu destekler.
Eğer İskandinav tarzı bir model —örneğin camilere gönüllü bağış esasına dayalı bir “inanç vergisi”— Türkiye’de uygulanacak olsaydı, bu durum hem toplumsal hem siyasal açıdan farklı tepkiler doğurabilirdi. Zira Türkiye’de dini aidiyet, bireysel inançtan öte kimliksel bir gösterge işlevi görür.
Böyle bir sistem, bir yandan din-devlet ayrımını güçlendirebilirken; diğer yandan laiklik tartışmalarını da yeniden alevlendirebilir. Ayrıca “vergiyi ödeyen camiyi daha çok kullanır” gibi yeni bir sınıfsal ya da bölgesel eşitsizlik doğurması da olasıdır.
İki Farklı Toplum, İki Farklı İnanç Ekonomisi
İskandinavya’da kilise vergisi, inancın değil, kimliğin bedeli olarak görülür. Türkiye’de ise dinin finansmanı, kamusal bir hizmetin gereği gibi kabul edilir.
Bu fark, sadece ekonomik bir sistem tercihi değil, aynı zamanda iki toplumun tarihsel hafızasında yer etmiş devlet-din ilişkisinin derin yansımasıdır.
Kaynak:
Danimarka İstatistik Kurumu (DST), Sveriges Kyrka Raporları (2024), Diyanet İşleri Başkanlığı Bütçe Sunumu (2025), Eurostat Din ve Toplum Anketleri.
