Kopenhag, 5 Aralık 2025
5 Aralık 1934…
Türk kadını, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde, dünyanın çoğu ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkına kavuştu.
Bu, Cumhuriyet’in en büyük devrimlerinden biriydi.
Kadın, tarihte ilk kez kendi geleceğini belirleme gücünü yasal olarak eline aldı.
Ama bu devrim, kâğıt üzerinde güçlüydü; toplumda ise yankısı sınırlı kaldı.
Çünkü siyaset sahnesi hâlâ erkeklerin kurduğu bir alandı.
Kadınlara listelerde yer verilmesi çoğunlukla partilerin tercihine bağlıydı.
Toplumun derininde kök salmış ataerkil kültür ise, kadınların bu rolü tam olarak benimsemesini geciktirdi.
Birçok kadın, “evinin kadını” olmayı tercih etti — ya da ettirildi.
Oysa 1934’te Türkiye, kadın haklarında dünyanın öncülerindendi.
Türk kadını oy verirken, Fransa 1944’te, İtalya 1945’te, Yunanistan 1952’de,
İsviçre 1971’de, İran 1963’te, Suudi Arabistan ise ancak 2015’te bu hakkı tanıdı.
Bugün, 2025 Türkiye’sine baktığımızda tablo karmaşık.
Kadınlar toplumun her alanında var, ama karar mekanizmalarında hâlâ azınlıkta.
Siyasette, medyada, sendikalarda, hatta sivil toplumda bile kadın sesi yeterince duyulmuyor.
Sorun sadece iktidarda mı, yoksa kadınlar da bu alanlardan uzak durmayı mı seçiyor?
1934’te verilen bu hak, bugün gerçekten kullanılıyor mu?
Yoksa kadın, hayatın merkezinde değil; hâlâ kenarında mı tutuluyor?
Bir zamanlar öncüsü olduğumuz bu devrimin mirasına,
Türk kadını 2025’te hâlâ sahip çıkabiliyor mu?
