İnsan Yargıç, Tanrı Sanık Olsa: Kaderin Mahkemesinde Bir Duruşma

Oslo, 15 Kasım 2025

Kozmik Mahkemenin Kapıları Açılıyor

Diyelim ki bir sabah, göklerin altından yankılanan bir duyuru geldi: “İlahi Adalet Davası, bugün başlıyor.” Yer, zaman, boyut fark etmezdi; çünkü bu davada yargılanacak olan ne bir kul, ne de bir kraldı , bizzat Tanrı’nın kendisiydi. Ben, yani insan yargıç, önlüğümü giydim. Elimde bir tokmak, önümde sonsuzluk dosyası… Sanık kürsüsünde ise Evrenin Mimarı, sessizce bekliyor. Duruşma başladı.

İddia şu: İnsanlık tarihinin sayfaları kan, acı, yıkım ve ironiyle doluyken, iyilikle kötülüğün karıştığı bu tiyatronun yönetmeni kimdir? Eğer kader çizilmişse, çizgiyi çizen kim? Eğer suç varsa, suçlu kim? Mahkeme huzurunda Tanrı, bu kez kutsal metinlerin değil, vicdanın terazisine çağrılmıştır. Bu dava kutsal değildir, ama adildir; çünkü insan, artık kaderin seyircisi değil, sorgulayıcısıdır.

Davayı açarken fark ederim ki, bu bir hesaplaşmadan çok, bir aynadır. İnsan, Tanrı’yı sorgularken aslında kendini yargılar. Belki Tanrı, bu yüzden susar. Çünkü konuşursa insanın bahanesi kalmaz. Belki de tüm ilahi sessizlik, insanın içindeki yankıyı duyması içindir. Ama ben, görevim gereği, sessizliği delmeye kararlıyım.

Suçlama: İyiliğin Maskesi Altında Kötülük

Sayın Tanrı, derim içimden, bu dünyada kanı akıtan, çocuğunu kaybeden, inancını yitiren her insanın davasında adınız geçiyor. Deniyor ki, “Kaderinde vardı.” Ne garip bir savunma, ne kadar kullanışlı bir cümle! Çünkü bu cümleyle her kötülük meşru, her acı makul hale geliyor. O halde sormak gerekir: Kaderi yazan sizseniz, kötülüğün yazarı da siz misiniz?

Bir tablo düşünün: Renkleri siz seçmişsiniz, ama fırçayı başkasının eline vermişsiniz. O fırça kanla boyanırsa, sorumluluk kime aittir? Biz insanlar, “özgür irade” denilen o muammayla avunuruz. Ama bu özgürlük, önceden çizilmiş bir senaryonun içindeyse, ne kadar özgürdür? Belki de biz, sadece yazılmış bir hikâyenin karakterleriyiz; trajedimizin yazarına dava açıyoruz.

Elbette bazıları der ki: “Tanrı kötülüğü yaratmadı, sadece ona izin verdi.” Ama bir yargıç olarak biliyorum ki, kötülüğe izin vermek de bir tür iştirak suçudur. İnsan kötülük yaparken Tanrı seyrediyorsa, bu seyir masum olabilir mi? Tanrı’nın iyiliği, bazen fazla tanrısal olduğu için insan aklında kötülüğe dönüşüyor olabilir. Belki de asıl sorun, Tanrı’nın değil, onun tanımında: Biz, iyiliği anlamadığımız için kötülüğü görürüz.

Savunma: Sessizliğin Retoriği

Tanrı, hâlâ susuyor. Belki susmak, en güçlü savunmadır. Çünkü insan kelimeyle var olur, Tanrı ise sessizlikle. Fakat mahkeme sessizliği sevmez; orada susmak, itiraf gibi algılanır. Ben sorarım: “Bu kadar acıya neden izin verdin?” Cevap yok. Yine sorarım: “Bir çocuğun ölümü hangi ilahi planın parçası olabilir?” Yine sessizlik. Sessizlik, vicdanın yankı odasında çoğalır.

Belki Tanrı, cevap vermemeyi seçerek bize düşünme fırsatı tanıyor. Belki istiyor ki, biz adaletin anlamını O’ndan değil, birbirimizden öğrenelim. Çünkü ilahi adalet, insani adaletle ölçülmez. Ama ben bir yargıcım; ölçmek, sorgulamak, kıyaslamak benim görevim. O yüzden Tanrı’nın sessizliğini, bir strateji değil, bir eksiklik gibi görmeye eğilimliyim.

Yine de içimden bir ses diyor ki: “Ya Tanrı, gerçekten de suçsuzsa? Ya biz, suçun ortağıyken onu sanık sandalyesine oturtuyorsak?” Belki Tanrı kaderi çizmiştir ama fırçayı tutan bizizdir. Eğer öyleyse, bu dava, sadece göklere değil, insanın kendi kalbine açılmıştır. Çünkü Tanrı’nın yargılanması, aslında insanın kendi yargısıdır.

Deliller: Kaderin Kanıt Dosyası

Dosyaları açıyorum. İçinde savaşlar, kıtlıklar, soykırımlar, aşk acıları, doğumlar ve ölümler var. Her şey aynı el yazısıyla yazılmış gibi. İnsanlık, bir laboratuvar; deneyin adı “özgür irade.” Ama her sonucun sonunda aynı not düşülmüş: “Tanrı bilir.” Peki, bilmekle müdahale etmemek arasındaki sınır nedir? Bilmek, önlemek midir, yoksa sadece seyir mi?

Kader, bir mühendislik planıysa, neden bu kadar kusurlu? Neden iyilik ve kötülük aynı potada eriyor? Belki kusur, planın değil, bizim gözümüzün kusurudur. Tanrı, evrensel bir denge kurduğunu söyler; ama bu denge, insan kalbinde her zaman adaletsiz görünür. Çünkü acı çeken, evreni değil kendini hisseder.

Yine de mahkeme delilleri incelerken şunu fark ederim: Her kötülüğün içinde bir iyiliğin tohumu, her iyiliğin içinde bir kötülüğün gölgesi var. Belki Tanrı, bu ikiliği yaratırken, bizden bütünü görmemizi umdu. Ama insan, gölgesine takılan bir varlık. Belki de bu yüzden, Tanrı’yı yargılamak isterken, kendi eksikliğini kanıtlıyor.

İnsanlık Tanık Kürsüsünde

Mahkemeye tanık olarak insanlığı çağırıyorum. Tarih, kürsüye çıkıyor; sesi titrek ama gururlu. “Evet,” diyor, “bizi yaratan O’ydu. Ama kötülüğü biz büyüttük.” Yüzyıllar boyu süren savaşların, açgözlülüğün, nefretten doğan dinlerin tanıklığını yapıyor. Sonra ekliyor: “Tanrı’yı suçlamak kolaydır. Çünkü sorumluluk yükünü hafifletir.”

Belki de insan, Tanrı’yı yargılayarak kendi vicdanını aklamaya çalışıyor. Eğer her kötülüğün sorumlusu O’yse, biz masumuz. Ama ya öyle değilse? Ya Tanrı sadece sahneyi kurduysa, oyunu biz yazdıysak? Bu durumda mahkeme bir fars olur, çünkü yargıç da sanıkla aynı hikâyenin kahramanıdır.

Tanrısal adaletin ölçüsünü insan terazisiyle tartmaya kalktığımızda, ister istemez terazinin kefesi kırılır. Çünkü bizim adaletimiz, duygusal bir icattır; Tanrı’nınki ise matematiksel bir denge. Belki bu yüzden, Tanrı susar. Çünkü bizim dilimizle konuşsa, kelimeler kırılır.

Karar: Sessizlikte Yankılanan Tokmak

Duruşmanın sonuna geldik. Tokmağı elime alıyorum. Her yargıcın sonunda verdiği bir karar vardır; ama bu davada hiçbir karar kesin olamaz. Çünkü Tanrı’yı suçlu ilan etmek, evreni anlamsızlaştırmak; onu suçsuz ilan etmek ise acıyı kutsallaştırmak olur. Hangisi daha adil, kim bilebilir?

Belki adalet, Tanrı’nın değil, insanın icadıdır. Çünkü yalnızca adaletsizlik hisseden varlık, adalet arar. Tanrı için kötülük bir eksiklik değil, tamamlayıcıdır. Biz ise her eksikliği suç sayarız. Bu yüzden Tanrı’yı yargılamak, kendi aynımıza bakmaktır. Belki Tanrı, tam da bu yüzden bize “özgür irade”yi vermiştir: Onu anlamak değil, onu sorgulamak için.

Tokmağı indiriyorum. Karar: Ne suçlu, ne masum. Dava, sonsuza ertelendi. Çünkü insan yaşadığı sürece bu dava bitmeyecek. Her acıda, her doğumda, her ölümde yeniden açılacak. Tanrı’nın mahkemesi kapansa da, insanın vicdanı duruşmaya devam edecek.

Sonuç: İnsanlığın Bitmeyen Davası

Bu mahkeme, aslında bir metafordur. Biz Tanrı’yı yargılamayız; sadece kendi anlam arayışımızı yargılarız. Çünkü Tanrı’nın sessizliği, bizim sorumluluğumuzu büyütür. Eğer kader yazılmışsa, belki de o yazının kenarında küçük bir not vardır: “Okuyan, anlamakla yükümlüdür.”

Sonunda anlıyorum ki, insanın Tanrı’ya yönelttiği her suçlama, kendi içindeki karanlığa tutulmuş bir ışıktır. Çünkü kötülüğü Tanrı yaratmamış olabilir; ama biz, onu sürdürmeyi çok iyi öğrendik. İyiliği ise bahane etmekte ustayız. Tanrı belki seyirci, belki yönetmen, ama biz oyuncuyuz — ve oyun devam ediyor.

Tokmağı masaya bırakıyorum. Salon boşalıyor. Sessizlik, yine galip geliyor. Ama bu kez o sessizlikte bir anlam var: Belki Tanrı’nın yargılanması, insanın özgürleşmesidir. Belki de tam tersi: Tanrı’yı yargıladıkça, kendi kaderimizin hapishanesini derinleştiriyoruz. Çünkü Tanrı, belki hiç sanık olmadı. Belki biz, hiç yargıç olmadık. Sadece aynı hikâyede farklı rolleri oynayan iki tarafız: Yaratan ve yarattığını anlamaya çalışan.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir