Kalbin Diliyle Konuşmak: Umut, Aşk ve İnsan

Kopenhag 17 Aralık 2025

Erdal Çolak

Umudun ne olduğunu en iyi anlatan bir anekdot bana çok şey öğretti. Bir yerde okumuştum: Bir kişi
arkadaşına sormuş: “Sağır birinin kapısını sonsuza kadar çalsan ne fark eder?” İlk bakışta, soru
umutsuzluğun çok mantıklı bir ifadesi gibi görünüyormuş. Ama arkadaşının cevabı çok
şaşırtıcıymış:
“Belki çöp atmaya çıkar, belki alışverişe.”
İşte umut tam olarak budur: Belirsizliğe rağmen bir kapıyı çalmaya cesaret edebilmek, çünkü bir
ihtimal her zaman mümkündür. Umut, aklın değil kalbin ısrarıdır. Yapay bir çiçeği bile sulatır
insana, çünkü mesele çiçeğin canlı olup olmaması değil, insanın hâlâ su dökecek bir sebep
bulabilmesidir.
“Kör birine güneş doğsa ne olur?” diye sorarlar. Belki yüzünde ısındığını hisseder. “Boş bir kuyudan
ses beklemek delilik değil mi?”
derler. Belki yankı, insanın kendi sesini ona geri öğretir. Bunların
hepsi dışarıdan anlamsızdır. Ama insan bazen kuyudan beklenen ses değil, umudu korur. Kalbi
kırık birine sevgi anlatmak da bu yüzdendir; çünkü ışık en çok kırık yerden sızar.
Can Yücel’in dizelerinde bir çocuk annesine sorar: “Anne, ne zaman bahar gelecek?” Anne ise “Kış
gelsin de öyle yavrum”
diye cevap verir. Bu cümle, umudun aceleye gelmeyen doğasını anlatır.
Umut, baharı inkâr etmek değil; kışın varlığını kabul ederek bekleyebilmektir. Çünkü umut tuz
gibidir: Beslemez belki ama hayata tat verir. Umut tam olarak budur; sadece bakmak değil, kalple
fark edebilmektir. Ahmed Arif’in dediği gibi umut, dağlara çekilmiş karların altındadır. Bazı umutlar
erimez, sadece doğru zamanı bekler.
Depresyonun, kaygının, sıkıntının çeşitli ilaçları varken, umutsuzluğun kesin bir ilacı yoktur. İnsan
düştüğünde yeniden umut etmeyi öğrenmek en zor şeylerden biridir. Nietzsche’nin umudu “tatlı bir
zehir”
olarak tanımlaması bundandır: Yaşatır ama acıtır. Umut, saçma bir dünyada teslim olmamayı
seçmektir. Burada umut, “henüz olmayan”la kurulan bir bağdır. Var olmayan, belki hiç var
olmayacak bir şeye yatırım yaparız. Bu yönüyle umut, aklın hesabından çok kalbin kumarına
benzer.
Umut, içimizdeki iyileştirici gücün harekete geçmesidir. En karanlık zamanlarda bile bilinçdışı,
rüyalarla, sembollerle ve küçük tesadüflerle insana “devam et” der. Dahası, umut beynin ödül
sistemini canlandırır; insanı plan yapmaya, harekete geçmeye iter. Bu yüzden depresyonda ilk
kaybolan şey umuttur. Umut gittiğinde enerji de gider. Ancak umut gerçeklikle bağını kopardığında,
insan yalnızca bekleyen bir hâle sürüklenebilir. Sağlıklı umut, hayalle birlikte eylemi de içerir.
Modern çağda iletişim biçimleri çoğalmış olsa da, bu artış her zaman derinliği beraberinde
getirmemiştir. İnsanlar daha görünür, daha ulaşılabilir hâle gelirken, anlaşılma ihtiyacı çoğu zaman
ertelenmiş, hatta unutulmuştur. Oysa anlaşılmak, var olmanın en insani hâlidir; umudun ilk
filizlendiği yerdir. İletişim yalnızca kelimelerle kurulmaz; bazen bir sessizlik, bir bakış ya da derin bir
nefes, “buradayım” demenin en sahici yoludur. İletişimsizlik mümkün değildir; insan var olduğu
sürece bir iz bırakır, bir anlam taşır. Kalpten gelen bir his ise çoğu zaman kelimelerin gizlediği
hakikati açığa çıkarır ve insana hâlâ bağ kurulabileceğine dair umut verir.
Bilimsel araştırmalar, kalbin yalnızca bir kan pompası olmadığını, aynı zamanda güçlü bir
elektromanyetik merkez olduğunu ortaya koyuyor. Sevgi, minnettarlık ve umut gibi duygular,
çevreye yayılan görünmez dalgalara dönüşerek yalnızca bizi değil, temas ettiğimiz her şeyi
etkiliyor. İnsan bu yönüyle yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda enerjik ve duygusal bir varlıktır.
Düşüncelerimiz ve inançlarımız bedenimizi şekillendirirken, kaygı bağışıklık sistemini zayıflatıyor.
Umut ve iç huzur ise bedeni onarıcı bir güce dönüşüyor. İnançlarımız hayatımızın senaryosunu

yazıyor: “Değersizim” diyen bir zihin korkuyla yaşarken, “Sevilmeye ve iyileşmeye layığım” diyen
bir kalp, geleceğe umutla bakmayı öğreniyor.
İnsan toplumsal bir varlıktır ve inançları yalnızca kendi iç dünyasından değil, içinde yaşadığı
kültürden, ilişkilerden ve ortak hikâyelerden de beslenir. Ancak gerçek özgürlük, bu inançları fark
edip dönüştürebildiğimiz noktada başlar. Umut da tam burada devreye girer: İnsan, kendini ve
hayatını yeniden yazabileceğine dair sessiz ama güçlü bir inanca sahip olur. Kalbiyle yaşayan bir
insan çevresini de dönüştürür; doğaya, hayvana ve insana gösterdiği özen, içindeki umudun dış
dünyaya yansımasıdır. Kalpten çıkan bir niyet evrensel bir dile dönüşür. Evren bu dili anlar; çünkü
umut, insanla dünya arasında kurulan en derin bağlardan biridir.
Umut bir kapı değildir; yolun bir noktasında bir kapı açılabileceği hissidir. Sonucu garanti etmez
ama insanın yolda kalmasını sağlar. Herkesin bir umudu, bir savaşı, bir kaybedişi, bir acısı ve bir
yalnızlığı vardır. Ama hayatla hayalin tam ortasında duran bir şey daha vardır: Kalbin
vazgeçmeyen sesi. Gönle bir ateş düşer, yanar durur. Şairin dediği gibi umut, gönlün ekmeğidir;
insan umar, yine umar. Bazen sadece bu umut bile yaşamaya devam etmek için yeterlidir. Ben
diyorum ki umut, her “olmaz” anında hâlâ “neden olmasın?” diye sorabilme ve bekleme cesaretidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir