Oslo, 31 Ekim 2025
Kurulmak İstenen Federe Saltanatın Gölgesinde
Türkiye, yüz yıl önce imparatorluk külleri arasından bir cumhuriyet doğurdu. O cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil; aynı zamanda modern yurttaşlığın, eşitlik fikrinin ve egemenliğin kaynağının “millet” olduğu bir siyasal devrimdi. Bugün ise, aynı topraklarda, “federe saltanat” gibi tarihsel ve kuramsal olarak imkânsız bir melez sistemin adı fısıldanıyor. ABD Ankara Büyükelçisi’nin “Türkler için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir” ifadesi, sadece diplomatik bir gaf değil; aynı zamanda Türkiye’nin yönünü yeniden tanımlamak isteyen yerli ve yabancı çıkarların ortak tahayyülüdür.
Bu tahayyül, cumhuriyetin temelini oluşturan halk egemenliği ilkesini “etnik ve mezhepsel paylara” bölerek, ulusal birliğin yerine “çoklu itaat” rejimini ikame etmeye çalışır. Erdoğan’ın “devlet şekli Arap, Türk ve Kürtlerden oluşmalıdır” sözüyle, Bahçeli’nin “Türk başkan, yardımcıları Alevi ve Kürt olmalıdır” önerisi birleştiğinde ortaya çıkan tablo, ulus-devletin yerine kimlik temelli bir federasyon değil; kimliklerin hiyerarşik olarak dizildiği bir yarı-feodal federe devlet tasarımıdır.
Bu tür bir sistemin en tehlikeli yanı, demokratik temsilin yerini atanmış kimliksel payların almasıdır. Yani artık birey değil, kimlik konuşur; yurttaş değil, “unsur” müzakere eder. Böylece Cumhuriyet’in en temel kazanımı ve eşit yurttaşlık siyasal sistemin dışına atılır.
Bu “federe saltanat” arayışı, ne tesadüfi ne de yeni bir heves. Cumhuriyet’in kurumsal direncinin zayıfladığı, yargının bağımsızlığını kaybettiği, muhalefetin iktidarla simbiyotik bir ilişki kurduğu bir tarihsel momentte ortaya çıkıyor. Yani, siyasal düzenin ideolojik boşluğuna yerleşen bir tür yeni-Osmanlı restorasyon fantezisi.
Ne var ki, bu fantezinin toplumsal temeli yoktur. Halk, ne Arap ne Türk ne de Kürt olarak “devletleşmek” ister; halk, güven, adalet ve refah ister. Ancak siyasal elitler, meşruiyet krizini kimlik mühendisliğiyle çözebileceklerine inandıkça, Cumhuriyet’in seküler yurttaşlık sözleşmesi her gün biraz daha aşınmaktadır.
İşte tam bu aşınma noktasında, “sarı muhalefet” dediğimiz fenomen belirir. Cumhuriyet’in değerlerini savunması beklenen partiler, aynı sistemin devamı için sessiz ortaklık kurar. İmamoğlu’nun, Bahçeli’ye dair “ön görülü büyük devlet adamı” ifadesine partisinden tek bir itiraz gelmemesi, bu sessizliğin resmi onayıdır. Böylece iktidarın siyasal tahayyülüne muhalefet değil, adaptasyon üretilir.
Cumhuriyet, işte tam da bu adaptasyonun kurbanıdır.
Bugün “federe saltanat” tartışması, bir siyasi mizah malzemesi değil; rejimin evrildiği yönün açık bir göstergesidir. Cumhuriyetin sonu, bir darbeyle değil, yavaş yavaş kurumsal çürüme, muhalefetsizlik ve kimliksel bölünme yoluyla geliyor.
Cumhuriyetin Yorgunluğu: Kurumsal Erozyonun Anatomisi
Cumhuriyet’in yorgunluğu bir anda başlamadı; bu bir çürümenin kronolojisidir. Devletin kurucu ilkeleri; laiklik, hukukun üstünlüğü, liyakat ve ulusal egemenlik birer birer aşındırılırken, sistemin dışarıdan değil içeriden dönüştürüldüğü bir sürece tanıklık ettik. Yani bu bir yıkım değil, uzun vadeli bir kurumsal deformasyon projesidir.
2000’li yılların başında demokratikleşme, Avrupa Birliği ve reform söylemleriyle başlayan süreç, kısa sürede “tek adam rejiminin kurumsal mimarisi”ne evrildi. İktidar, meşruiyetini seçimlerden değil, kutuplaştırmadan türeten bir yapıya dönüştü. Kutuplaşma, sadece toplumsal bir bölünme değil, aynı zamanda iktidarın varoluş koşulu hâline geldi.
Yargı, bu süreçte iktidarın siyasal ajandasına eklemlendi. Bağımsızlık değil, bağlılık esas alındı. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, “koordinasyon” adı altında fiilen tasfiye edildi. Yargı reformu vaatleri, birer propagandadan ibaret kaldı.
Böylece cumhuriyetin “anayasal öznesi” olan yurttaş, hak arama mekanizmalarının dışına itildi. Artık adaletin kaynağı hukuk değil, siyasal sadakatti.
Parlamento da aynı kaderi paylaştı. Yasama, yürütmenin onay makamına indirgenince, denge-denetim mekanizmaları kâğıt üzerinde kaldı. Milletvekilliği, toplumu temsil etme işlevinden çok, parti hiyerarşisi içinde konum kazanma aracına dönüştü. Bu yapıda halk, yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir meşruiyet dekoru hâline geldi.
Bürokrasi ise, liyakat sisteminin yıkılmasıyla birlikte, iktidarın ideolojik organına dönüştü. Devletin hafızası silindi; kurumsal gelenek yerine sadakat kültürü yerleştirildi. Her bakanlık, her kurum, sanki iktidar partisinin yan kuruluşuymuş gibi yönetildi.
Bu durum, sadece verimliliği değil, devletin tarafsızlığını da yok etti. Devlet, artık bir “ortak zemin” değil, bir “parti mekanizması”na dönüşmüştü.
Ekonomik düzlemde de bu erozyon sürdü. “Kalkınma” adı altında uygulanan politikalar, devletin sosyal sorumluluğunu piyasaya devretti. Kamu çıkarı, özel çıkarın kılığına girdi. İhale sistemi, kamu kaynaklarını yandaş sermayeye aktarmanın kurumsal aracına dönüştü.
Bu nedenle : Cumhuriyetin ekonomik temeli olan kamusal denge, yerini neoliberal kleptokrasiye bıraktı.
Bu tablo, aslında klasik bir otoriterleşme süreci değil. Türkiye’de yaşanan şey, post-demokratik bir rejim dönüşümüdür: Formlar demokratik, işleyiş otokratiktir. Sandık var, ama temsil yok; hukuk var, ama adalet yok; kurumlar var, ama işlevleri yok.
Cumhuriyet hâlâ kâğıt üzerinde mevcut, ama içeriği boşaltılmış durumda.
Bu boşlukta, “federe saltanat” gibi kavramların konuşulabilmesi şaşırtıcı değildir. Çünkü cumhuriyetin kurumsal bağışıklık sistemi çöktüğünde, her türden tarihsel fantezi yeniden dolaşıma girer. “Millet sistemi”, “yerli-milli model”, “bölgesel özerklik” gibi söylemler, aslında aynı krizin semptomlarıdır: Cumhuriyetin siyasal enerjisi tükenmiştir.
Ve bu tükenişin en büyük sorumlusu yalnızca iktidar değildir. Zira hiçbir iktidar, karşısında gerçek bir muhalefet olmadan bu kadar derin bir dönüşüm gerçekleştiremezdi. Cumhuriyet’in yorgunluğu kadar, muhalefetin sessizliği de bu tablonun belirleyici unsurudur.
Sarı Muhalefet: Direnişin Estetiği Yerine Konforun Siyaseti
Cumhuriyetin en büyük trajedilerinden biri, iktidarın otoriterleşmesinden çok, muhalefetin buna gönüllü seyirci oluşudur. Türkiye’de muhalefet, giderek “iktidarın meşruiyet alanını genişleten” bir figür hâline gelmiştir. Bu nedenle, bugünün siyasal düzeni iki başlı değildir; tersine, tek merkezli ama çok katmanlı bir rızalar koalisyonu şeklinde işler.
Bu koalisyonun en görünür halkası, halkın gözünde hâlâ “ana muhalefet” olarak konumlanan Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Ancak partinin son on yıldaki stratejik hattı, muhalefet etme kapasitesini değil, “uyum sağlama becerisini” öne çıkarmıştır. CHP’nin politikası, iktidarı dönüştürmek değil, onunla “geçinilebilir bir denge” kurmaktır.
Bu yaklaşımın en çarpıcı örneği, partinin içinden veya çevresinden yükselen hiçbir eleştirinin sistemsel nitelik kazanmamasıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne karşı yapılan eleştiriler bile, rejimin kendisini değil, işleyiş biçimini hedef alır. Yani itiraz, rejimin ilkesine değil, verimliliğine yöneliktir.
Bu tür bir muhalefet, iktidarın otoritesini sarsmaz; aksine, onun “meşru ve sürekli” bir yönetim biçimi olduğunu tesciller. Çünkü muhalefet, alternatif değil, tamamlayıcı rol üstlenmiştir.
CHP’nin kimi söylemlerinde görülen “devlet aklına dönüş” vurgusu da bu eğilimin yansımasıdır. Devletin halktan değil, halkın devletten kaynaklandığı fikri, cumhuriyetin değil, bürokratik otoriterliğin özüdür. Oysa cumhuriyet, tam tersine, devleti yurttaşın hizmetine indirgeyen devrimci bir kopuştu. Bugün bu kopuş, “devlet aklı” adı altında yeniden bastırılıyor.
Bu durum yalnızca ideolojik bir savrulma değil, pratik bir uyum stratejisidir. Çünkü sistem içi muhalefet, rejimle kavga ederek değil, onun içinde pay alarak yaşamını sürdürür. Bu nedenle, “sarı muhalefet” terimi yalnızca bir metafor değil, bir tanı koyma biçimidir: Bu muhalefet grev yapar gibi görünür ama üretim durmaz; protesto eder ama düzen değişmez; eleştirir ama iktidarın temellerine dokunmaz.
İmamoğlu’nun Bahçeli’ye dair “ön görülü büyük devlet adamı” ifadesi ve bu sözün parti içinde hiçbir karşıt yankı bulmaması, aslında bu ruh hâlinin kurumsallaşmış hâlidir. Burada sessizlik, onaydan daha derindir; çünkü sessizlik, siyasal tahayyülün yokluğudur.
Bu tür bir muhalefet, halkın öfkesini kurumsal konfora çevirir. Böylece muhalif kitleler, “değişim talebi”ni bir tür kimliksel aidiyet duygusuna indirger. Seçim dönemi geldiğinde “sandıkta hesap sorma” söylemiyle mobilize edilen toplumsal enerji, seçim sonrası hızla sönümlenir.
Gerçek muhalefet, iktidarın kurduğu oyunu oynamak değil, oyunun kurallarını değiştirmektir. Ancak Türkiye’de muhalefet, oyun değiştirici değil, oyunu sürdürücü rolü üstlenmiştir.
Bu yüzden, “federe saltanat” gibi politik fanteziler kamuoyunda yer bulabiliyor. Çünkü sistemde gerçek bir karşı söylem kalmamıştır.
Cumhuriyet’in muhalefet anlayışı, bir zamanlar “hakikatle iktidar arasındaki mesafe”yi korumaktı. Bugünse muhalefet, iktidarın gölgesinde var olmaktan razı. Bu durum, günümüzdeki siyasal sistemin sadece çürümüşlüğünü değil, toplumsal muhalefetin ideolojik yoksullaşmasını da ortaya koyuyor.
Kısacası, iktidar otoriterdir; muhalefet konformisttir. Bu iki eğilim birleştiğinde ortaya çıkan sonuç, rızayla tahakküm rejimidir. Halk, bu rejimin hem öznesi hem nesnesi hâline gelir.
Bu sessiz uzlaşma, tarihte her zaman bir “geçiş dönemi”nin habercisidir. Bugün bu geçişin adı, “federe saltanat”tır; yarın belki daha açık biçimde, yeni bir “otoriter federasyon” olarak karşımıza çıkacaktır.
Ancak bu modelin tarihsel meşruiyet zemini, Osmanlı millet sistemine yapılan referanslarla kurulmaya çalışılıyor. Bu yüzden şimdi, o sistemin ne olduğuna ve neden bir çözüm değil, bir çöküş modeli olduğuna bakmak gerekiyor.
Osmanlı Millet Sistemi Nostaljisi: Tarihi Gerçek mi, Politik Fantezi mi?
Modern Türkiye siyasetinde son on yılda giderek sıklaşan bir retorik var: “Osmanlı millet sistemi.” Bu kavram, hem iktidarın hem de ona entelektüel zemin hazırlayan çevrelerin dilinde, “Türkler için doğal yönetim biçimi” olarak sunuluyor. Bu söylemin yüzeyinde tarihî bir övünç varmış gibi görünse de, derininde modern cumhuriyetin anayasadaki eşit yurttaşlık ilkesine yöneltilmiş sistematik bir reddiye yatıyor.
Tarihsel gerçeklikten bakarsak, Osmanlı millet sistemi, çoğu kişinin sandığı gibi bir “çok kültürlülük” modeli değildi. Bu sistem, imparatorluğun teokratik yapısı içinde, gayrimüslim topluluklara dini temelde sınırlı özerklik tanıyan bir hiyerarşik tahakküm düzeniydi. Millet sistemi, eşitlik değil, itaat üzerine kuruluydu. Her millet, kendi ruhani lideri aracılığıyla padişaha bağlıydı; yani tüm topluluklar, bir “merkezi itaate” zincirlenmişti.
Modern çağda bu modelin yeniden diriltilmesini önermek, tarihsel bağlamı bilmemekle kalmaz, aynı zamanda siyasal bir manipülasyona da kapı aralar. Çünkü bu sistemin dayandığı meşruiyet zemini, ümmet ve teba kavramlarıdır. Oysa cumhuriyet, “yurttaş” kavramını tam da bu kavramsal ikiliği yıkmak için inşa etti.
Bugün ABD elçisinin ve bazı yerli siyasetçilerin “Osmanlı millet sistemi Türkler için en iyi modeldir” sözleri, tarihsel bir analizi değil, ideolojik bir mühendisliği temsil ediyor. Bu mühendislik, iki hedefe hizmet eder:
1. Cumhuriyetin ulusal egemenlik fikrini zayıflatmak,
2. etnik ve dini kimlik temelli bir yönetim modelini meşrulaştırmak.
Çünkü Osmanlı “millet sistemi” dendiğinde, yurttaşlık değil, cemaat akla gelir. Cemaatler, devletin tanıdığı ölçüde var olabilir; birey, toplumsal statüsünü doğuştan aldığı kimliğe göre belirler. Modern anayasal düzenin temel varsayımı olan bireyin özgür iradesi bu sistemde yoktur.
Dolayısıyla “federe saltanat” projesinin, Osmanlı millet sistemine yapılan göndermeleri aslında ideolojik bir sis perdesidir. Bu model, çoğulculuk vaat eder ama eşitsizlik üretir. Çünkü tarih boyunca Osmanlı’da da “milletler” arası eşitlik hiçbir zaman var olmadı. Müslüman olanla olmayan, erkekle kadın, Türk’le Ermeni aynı hukuka tabi değildi. Bu nedenle millet sistemi, modern demokratik çoğulculuğun değil, kurumsallaşmış ayrımcılığın tarihsel adıdır.
Fakat bugün bu sistem, “hoşgörü imparatorluğu” masalıyla yeniden paketleniyor. Oysa tarih bize gösteriyor ki, Osmanlı’nın “hoşgörüsü”, itaati kabul edenlere yönelik bir siyasî nezakettir. Karşı çıkanlar içinse sürgün, müsadere ya da idam beklerdi.
İşte tam da bu noktada, “federe saltanat” söylemi, tarihî bir modelin restorasyonu değil; modern otoriterliğin gelenek kisvesiyle yeniden üretimidir. Yani Osmanlı referansı, günümüz otoriter projesine tarihsel bir meşruiyet kazandırma aracıdır.
Bu projenin en tehlikeli yönü ise, modern yurttaşlık bilincini etnik ve mezhepsel kimliklere bölme potansiyelidir. Devletin tepesinde bir “sultani merkez” ve altında “federe kimlikler”… Bu yapı, demokratik temsilin sonunu, teokratik vesayetin dönüşünü ifade eder.
Tarihsel bir analojiyle söylersek: Bu öneri, Osmanlı’nın 19. yüzyıldaki çöküş modelini 21. yüzyılda yeniden denemektir. Çünkü “millet sistemi” çökmüştür; imparatorluk o sistemi koruduğu sürece değil, ondan kurtulamadığı için yıkılmıştır.
Bugün bu modeli diriltmeye çalışmak, tarihsel bir intihardır.
Ve ne yazık ki, bu intiharın eşiğinde, hem iktidar hem muhalefet el ele durmaktadır.
Federe Saltanat: Yarı-Teokratik, Yarı-Etnik Bir Rejim Modeli
“Federe saltanat” kavramı, siyasal düşünce tarihinde benzersiz bir çelişki örneğidir. Çünkü federasyon ve saltanat, kuramsal olarak birbirini dışlayan iki rejim biçimidir: Biri yatay eşitlik, diğeri dikey itaat üzerine kuruludur. Federasyon, egemenliği paylaştırır; saltanat, tek merkezde toplar. Bu ikisini birleştirmeye kalkmak, anayasal sistemler teorisinde politik Frankenstein yaratmak demektir.
Ancak Türkiye’de siyasal söylem, son yıllarda mantıksal değil, simgesel düzlemde işler. “Federe saltanat” gibi bir kavramın dolaşıma sokulması da bu simgesel siyasetin sonucudur. Burada hedef, sistemin rasyonel tutarlılığını değil, duygusal meşruiyetini sağlamaktır. Bu duygusal meşruiyetin kaynağı ise “güçlü lider” arzusu ile “kimlik temsili” talebinin birleştirilmesidir.
Bu formül kabaca şöyledir:
• Devletin tepesinde “güçlü bir lider” olacak, yani modern bir sultan;
• Altında ise etnik, mezhepsel ya da bölgesel özerkliklere sahip federe yapılar;
• Ortak kimlik olarak da “İslamî kardeşlik” söylemi.
Bu tablo, demokratik bir federasyon değil, yarı-teokratik, yarı-etnik bir kast sistemidir. Bu sistemde yurttaş değil, unsur vardır; temsil değil, tayin vardır. Yani egemenliğin kaynağı halk değil, “merkezi muktedir”dir.
Kuramsal düzeyde bu model, 20. yüzyılın totaliter sistemlerine çok daha yakındır. Çünkü “federasyon” görünümü altında aslında tek merkezli otorite sürdürülür. Mussolini’nin İtalya’sında “korporatif devlet” nasıl farklı toplumsal sınıfları hiyerarşik biçimde tek merkezde birleştirdiyse, “federe saltanat” da kimlikleri tek bir siyasî otorite altında birleştirmeyi hedefler.
Bu sistemin toplumsal ayağı, rızanın gönüllü üretimine dayanır. Halkın belirli kesimleri, temsil edildiği yanılsamasıyla sisteme bağlanır. Örneğin bir “Alevi” ya da “Kürt “yurttaş, “yardımcı başkan” gibi sembolik makamlarda temsil edildiğini sanırken, aslında sistemin meşruiyet dekoru hâline gelir. Bu dekoratif katılım, rejimin en güçlü istikrar aracıdır.
Dolayısıyla “federe saltanat”, modern demokratik rejimlerin bir alternatifi değil, postmodern bir feodalizmdir. Farkı, kılıfının modern olmasıdır. Krallıklar artık taçla değil, seçimle meşrulaştırılır; tebaanın adı “seçmen” olur ama işlevi değişmez.
Siyasal teoride bu tip rejimler, “hibrid otoriterlik” olarak adlandırılır. Yani hem demokratik görünür, hem otokratiktir. Seçimler yapılır ama sonuç önceden bellidir; muhalefet vardır ama iktidar için çalışır; medya vardır ama sadece “sarayın yankısı” olarak işlev görür. Türkiye’de son 20 yılın politik yapısı, tam olarak bu tanıma uyar.
“Federe saltanat” önerisinin ardındaki stratejik niyet, iktidarı paylaşmak değil, kalıcılaştırmaktır. Federatif görünüm, iktidarın meşruiyetini genişletmek için tasarlanmış bir vitrin düzenidir. Tıpkı Osmanlı’da eyaletlerin sultana bağlı “yarı özerk” görünmesi gibi, bu modelde de merkez değişmez: güç, tek kişide toplanır.
Bu sistemin bir başka yönü de, yeni-Osmanlıcı neoliberalizmin ideolojik altyapısını tamamlamasıdır. Çünkü neoliberal çağda otoriterlik, artık çıplak baskıyla değil, kimliksel temsille işler. Devlet, kimlikler arası rekabeti yöneterek kendi iktidarını sürdürür. Böylece toplumsal eşitsizlikler, sınıfsal mesele olmaktan çıkar; “Türk-Kürt”, “Sünni-Alevi” gibi kimlik gerilimleri üzerinden meşrulaştırılır.
Bu nedenle “federe saltanat” fikri, yalnızca siyasal değil, ekonomik bir projedir. Çünkü sistemin sürekliliği, bu kimliksel bölünmelerin yönetilmesine dayanır. Halk kimlikleriyle bölünürken, sermaye merkezileşir. Bu da rejimin sürdürülebilirliğini sağlar.
Bu modele karşı çıkmak, sadece bir rejim tercihi meselesi değildir; aynı zamanda sınıfsal bir direniş hattıdır. Zira kimliklerin “temsili” adı altında yoksulluğun, işsizliğin ve adaletsizliğin üzeri örtülmektedir.
“Federe saltanat” işte bu yüzden sadece bir siyasal tahayyül değil, bir ekonomik tahakküm aracıdır. Egemenlik, hem dikey (sultani) hem de yatay (federe) biçimde örgütlenir; halk, her iki yönden de kuşatılır.
Böyle bir yapının sonucu, demokratik federasyon değil, neoliberal feodalizm olur. İşte bu, Türkiye’nin hızla yöneldiği tarihsel eşiği oluşturuyor.
Düşünülen, Cumhuriyet Sonrası: Neoliberal Feodalizmin Kapısı
Şu durumda Türkiye, Cumhuriyet’in yüzyılını tamamladığı anda bir tarihsel kavşakta duruyor: Bir yanda, halk egemenliğine dayalı demokratik bir güncellenme – yenilenme ihtiyacı; diğer yanda, ekonomik bağımlılıkla tahkim edilmiş otoriter bir yeniden yapılandırma.
Bu ikinci yolun ideolojik adı, “federe saltanat”; ekonomik adı ise “neoliberal feodalizm”dir.
Cumhuriyetin erken döneminde devlet, modernleşmenin motoruydu. Devletçilik, üretim ve eğitim yoluyla eşit yurttaşlık fikrinin altyapısını oluşturdu. Ancak 1980’lerden itibaren Türkiye, küresel neoliberal dalgaya teslim oldu. Kamu ekonomisi tasfiye edildi, üretim ekonomisinden rant ekonomisine geçildi. Bu dönüşüm, yalnızca ekonomik bir değişim değil, siyasal bir dönüşümün öncüsüydü.
Çünkü neoliberalizm, yalnızca piyasaları değil, siyaseti de özelleştirir. Karar alma süreçleri, kamu yararından uzaklaşıp sermaye ağlarının çıkarlarına bağlanır. Bu yeni rejimde devlet, sermaye için düzenleyici; toplum için baskılayıcı rol üstlenir.
Federe saltanat fikri tam da bu yapıya uygun bir politik üstyapıdır: merkezde otoriter bir liderlik, çevrede kimlik temsilleri, ama esasında hepsi aynı ekonomik ağın içindedir.
Bu düzenin temel mantığı, yoksulluğu yönetmek üzerine kuruludur. Çünkü neoliberal feodalizm, yoksulluğu ortadan kaldırmaz; onu kalıcılaştırır. Sosyal yardım mekanizmaları, yurttaşın hakkı değil, lütuf olarak sunulur. Devletin eli, yurttaşa değil, “tebaaya” uzanır. Bu, klasik feodal bağımlılık ilişkisinin modern versiyonudur.
Yerel düzeyde ise bu bağımlılık, “siyasi sadakat”le takviye edilir. Belediye yardımları, ihale zincirleri, tarikat vakıfları da dahil hepsi aynı sistemi besler. Böylece toplumsal dayanışma değil, kontrollü bağımlılık üretilir.
Cumhuriyet’in yurttaşını inşa eden kamusal eğitim, yerini dini vakıfların ideolojik terbiyesine bırakır. Sağlık, barınma ve sosyal güvenlik alanları da piyasa mekanizmalarına devredilir. Halk, hem devlete hem piyasaya bağımlı hâle gelir; bireysel özgürlük, “bağlılık”la ikame edilir.
Neoliberal feodalizm, yalnızca ekonomik bir sistem değil, bir itaat kültürüdür. Bu kültürde sorgulamak nankörlüktür; eleştiri “ihanet” sayılır. Federe saltanatın “kimlik temsili” maskesi de bu kültürün duygusal zeminini sağlar.
İnsanlar, sınıfsal eşitsizliklere değil, kimliksel farklılıklara odaklanır. “Bizden olan” ve “bizden olmayan” ayrımı, ekonomik sömürüyü görünmez kılar.
Bu nedenle, federe saltanat sistemi, neoliberalizmin otoriter evresidir. Çünkü küresel kapitalizm, artık liberal demokrasiyle değil, yerel otoritelerle daha uyumlu çalışmaktadır. Bu modelde ulus-devlet zayıflatılır ( esasında ortadan kalkar) , ancak devletin baskı gücü artar.
Türkiye’nin bugünkü ekonomik yapısı da bu duruma tam anlamıyla uygundur:
• Sermaye merkezileşmiştir;
• Kamu kaynakları, özel ağlara aktarılmıştır;
• Emek örgütlülüğü zayıflatılmıştır;
• Hukuk, yatırım garantisi işlevine indirgenmiştir.
Bu yapı içinde “cumhuriyet” artık yalnızca bir kelimedir; içeriği boşaltılmıştır. Yurttaş, vergi veren ama karar alamayan; oy kullanan ama temsil edilmeyen bir figüre dönüşmüştür.
İşte bu noktada, “federe saltanat” yalnızca bir politik proje değil, mevcut yapının doğallaştırılmasıdır. İktidar, artık “devlet benim” demiyor; “devlet hepimiziz” diyerek kendi tahakkümünü paylaşıyor gibi yapıyor.
Sarı muhalefet de bu söyleme eklemlenerek, sistemin sürdürülebilirliğini sağlıyor. Herkesin biraz temsil edildiği, ama kimsenin gerçekten egemen olmadığı bu düzen, tam anlamıyla bir “postcumhuriyetçi rejim”dir.
Cumhuriyet sonrası dönem, yani neoliberal feodalizmin çağı, yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Ancak Türkiye’de bu dönüşüm, Osmanlı nostaljisiyle kaplanarak yerli bir mitolojiye dönüştürülmüştür. Halkın tarihsel belleği, adalet ve eşitlik arzusundan koparılıp “sadakat” ve “itaat” eksenine kaydırılmıştır.
Bu nedenle çözüm, sadece bir hükümet değişikliğinde değil, sistemin felsefesinde aranmalıdır. Cumhuriyetin yeniden inşası, ancak bu yarı feodal – neoliberal ideolojik zırhı kırmakla mümkündür.
Çözüm: Cumhuriyetin Yeniden İnşası İçin Radikal Demokratik Program
Cumhuriyet’in yüz yıllık serüveni, yalnızca bir rejimin değil, bir yurttaşlık idealinin tarihidir. Bu idealin temeli, “kulluktan yurttaşlığa geçiş”ti. Bugün kurulmak istenen federe saltanat, bu ilerlemenin tersine çevrilmesidir: Yurttaş yeniden tebaaya, halk yeniden unsura, egemenlik yeniden kişiye indirgenmek isteniyor.
O hâlde çözüm, mevcut sistemi “reforme etmek”te değil, 6 Ok ilkeli Cumhuriyeti güncelleştirerek yeniden kurmakta yatıyor. Çünkü çürümüş bir binayı boyamak, onu sağlam yapmaz. Türkiye’nin ihtiyacı, restorasyon değil, Atatürkçü yeni bir devrimdir.
Bu devrimin temel eksenleri şunlardır:
1. Anayasal Cumhuriyetin Yeniden Tesisi
1924 anayasası bazlı, güncellenmiş bir toplumsal sözleşme, kimliklere değil, yurttaşlığa dayanmalıdır. Anayasa, etnik ve mezhepsel kimlikleri tanımlamak için değil, bireylerin özgürlük alanını güvence altına almak için vardır.
Egemenlik, hiçbir ideolojik ya da dinsel otoriteye devredilemez. Devletin dini, mezhebi, etnik referansı olamaz; olursa, cumhuriyet biter.
Bu nedenle “yeni anayasa” tartışması, yalnızca “başkanlık mı parlamenter sistem mi” sorusuna indirgenmemelidir. Esas mesele, 1924 ve 1961 de olduğu gibi egemenliğin yeniden halka verilmesidir. Gerçek demokrasi, yalnızca seçim günü değil, her gün işletilen bir katılım düzenidir.
2. Ekonomik Demokrasinin Kurulması
Cumhuriyetin sosyal temeli, ekonomik eşitlik olmadan yeniden inşa edilemez. Neoliberal feodalizme karşı kamusal ekonomi, üretim temelli kalkınma ve emek örgütlenmesi savunulmalıdır.
Devlet, yeniden sosyal bir aktör olmalı; kamu kaynakları bir “yandaş rant havuzu” değil, toplumsal refah aracı hâline gelmelidir.
Bu, klasik devletçilik değil, katılımcı karma ekonomi modelidir: Yerel kooperatifler, bölgesel üretim ağları, dijital kamusal finans mekanizmalarıyla yurttaş, ekonominin pasif izleyicisi değil, aktif öznesi olur.
3. Demokratik Yerindenlik, Kimlik Temsili Değil Yurttaş Katılımı
Yerel yönetimlerin güçlenmesi gereklidir, ancak bu güçlenme etnik veya mezhepsel temsile değil, katılımcı yönetime dayanmalıdır.
Federe kimlik kotaları değil, doğrudan yurttaş meclisleri kurulmalıdır. Yerel yönetim, bir kimliğin değil, o bölgedeki tüm halkın ortak yaşam alanı olmalıdır.
Bu anlayış, “federe saltanat”ın etnik temsiline karşı, demokratik yerindenlik ilkesini savunur. Çünkü demokrasi, parçalanmadan değil, birlikten güç alır.
4. Laik ve Özgür Eğitim
Cumhuriyetin yeniden inşası, eğitimdeki dinsel tahakkümün sona erdirilmesiyle mümkündür.
Laiklik, yalnızca inanç özgürlüğü değil, düşünce özgürlüğünün de ön koşuludur.
Eğitim, dogmaların değil, eleştirel aklın kurumu olmalıdır. Bilimsel, kamusal, özgür bir eğitim sistemi olmadan demokratik yurttaşlık inşa edilemez.
5. Yargının Tam Bağımsızlığı ve Hesap Verebilirlik
Yargı, bir devlet kurumu değil, halkın adalet mekanizmasıdır.
Hakimlik teminatı, yürütmeden değil, toplumdan gelmelidir. Yargı organları, yalnızca hukuka değil, etik sorumluluğa da bağlı olmalıdır.
Yargının siyasallaşması, cumhuriyetin ölüm fermanıdır.
6. Medyanın Toplumsallaştırılması
Basın özgürlüğü, yalnızca gazetecilerin değil, toplumun bilgi alma hakkının güvencesidir.
Bugün medyanın büyük bölümü ekonomik ve siyasal iktidarın kontrolü altındadır.
Gerçek çözüm, “bağımsız medya”yı bireysel kahramanlıklarla değil, kamusal medya modelleriyle kurmaktır. Halkın finanse ettiği ama devletin değil, toplumun denetlediği yeni bir medya düzeni inşa edilmelidir.
7. Yeni Bir Siyasi Ahlak
Cumhuriyetin güncellenerek güçlenmesi, yalnızca anayasa ve kurumlarla değil, ahlaki bir devrimle mümkündür.
Siyaset, çıkarın değil, kamusal sorumluluğun alanı olmalıdır.
Bugün siyaset kurumu, halkın güvenini kaybetmiştir; çünkü hesap verebilirlik yerine dokunulmazlık, liyakat yerine sadakat geçmiştir.
Gerçek değişim, bu ahlaki düzenin tersine çevrilmesidir.
Sonuç: Cumhuriyetin Ruhuna Dönmek
Kurulmak istenen “federe saltanat”, yalnızca bir yönetim biçimi değil, bir zihniyet karşı devrimidir
Bu zihniyet, halkı kimliklere ayırır, yurttaşlığı küçültür, özgürlüğü lütuf hâline getirir.
Oysa Cumhuriyet, tüm bu zincirleri kırarak kurulmuştur.
Bugün yapılması gereken, 6 Ok’ta kendini bulan o devrimci ruhu yeniden hatırlamaktır. Cumhuriyet, yalnızca bir geçmiş değil, her kuşağın yeniden kurmakla, sürdürmekle, sürekli devrimle güncellemekle, yükümlü olduğu bir gelecek fikridir.
Bu yüzden cumhuriyete elveda demek, yalnızca bir siyasal tercihi değil, bir uygarlık iddiasını terk etmektir.
Fakat her çöküş anında olduğu gibi, bugünün Türkiye’sinde de bir doğum sancısı vardır.
Federe saltanatın gölgesi ne kadar uzarsa uzasın, halkın hafızasında hâlâ bir kelime parlıyor: Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir ve ebedi lider Mustafa Kemal Atatürk’ün sarsılmaz iradesi!
Ve eğer bu söz: yeniden anlam kazanacaksa, bu ancak halkın yeniden kendi iradesine, yani cumhuriyetin özüne sahip çıkmasıyla mümkündür.
Kaynakça
• Arendt, Hannah. The Origins of Totalitarianism. Harcourt, 1951.
• Aydın, Suavi. Modernleşme ve Milliyetçilik. İletişim Yayınları, 2012.
• Balibar, Étienne. Citizen Subject: Foundations for Philosophical Anthropology. Fordham University Press, 2017.
• Barkey, Karen. Empire of Difference: The Ottomans in Comparative Perspective. Cambridge University Press, 2008.
• Buğra, Ayşe. Devlet ve İşadamları. İletişim Yayınları, 2015.
• Bora, Tanıl. Cereyanlar: Türkiye’de Siyasi İdeolojiler. İletişim Yayınları, 2017.
• Dahl, Robert A. On Democracy. Yale University Press, 1998.
• Harvey, David. A Brief History of Neoliberalism. Oxford University Press, 2005.
• İnsel, Ahmet. Türkiye’de Modernleşme ve Demokrasi. İletişim Yayınları, 2004.
• Jessop, Bob. The Future of the Capitalist State. Polity Press, 2002.
• Kafadar, Cemal. Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State. University of California Press, 1995.
• Keyder, Çağlar. Türkiye’de Devlet ve Sınıflar. İletişim Yayınları, 1989.
• Klein, Naomi. The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism. Metropolitan Books, 2007.
• Lefort, Claude. Democracy and Political Theory. University of Minnesota Press, 1988.
• Lewis, Bernard. The Emergence of Modern Turkey. Oxford University Press, 1961.
• Mouffe, Chantal. The Democratic Paradox. Verso, 2000.
• Sancar, Mithat. Adalet, Hukuk, Devlet. İletişim Yayınları, 2011.
• Somer, Murat. Turkey’s Transition to Authoritarianism. Routledge, 2020.
• Şerif Mardin. Din ve İdeoloji. İletişim Yayınları, 2003.
• Yıldırım, Umut. “Postdemokrasi ve Türkiye.” Toplum ve Bilim, No. 152 (2020).
• Zürcher, Erik Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İletişim Yayınları, 2015.
• Habermas, Jürgen. Between Facts and Norms. MIT Press, 1996.
