Antalya, 11 aralık 2025
Işık Tunçel
Göç olgusu, artık dünyanın belli bölgelerine sıkışmış bir insani dram olmaktan çıktı. Küresel hareketliliğin, ekonomik eşitsizliklerin, savaşların ve iklim krizinin doğal sonucu haline gelmiş çok boyutlu bir gerçeklik. Göç edilen tüm ülkeler için bu kriz, uzun bir süredir politik alanda tartışılıyor. Ancak son yıllarda, özellikle turizm sektörüne olan etkileri giderek daha görünür hale geldi.
Akdeniz çanağındaki ülkeler için göç hareketleri, yalnızca bir insani sorumluluk ya da siyasi pazarlık konusu değil; destinasyon imajı, güvenlik algısı, işgücü dinamikleri ve sürdürülebilir kalkınma açısından da kritik bir mesele haline geldi. Çünkü turizm her şeyden önce güvenlik algısına duyarlı bir sektör. Bir destinasyonun güvenli olarak algılanması, seyahat kararlarının en belirleyici faktörlerinden biri.
Ne var ki göçmen krizine dair haberler, sınır operasyonları, kamp görüntüleri veya toplumsal gerginlikler; özellikle uluslararası medya aracılığıyla, turistik bölgelerin imajını doğrudan etkileyebiliyor. Oysa bu görüntülerin çoğu, turizm merkezlerinin çok uzağında yaşanan insani krizlere ait. Buna rağmen “ülke genelinde güvensizlik” algısı turist kararlarını kolaylıkla yönlendirebiliyor.
Güvenlik mi, Adalet mi?
Dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, “daha güvenli sınırlar” ile “daha adil politikalar” arasında gidip geliyor. Bir yanda sınır kontrollerinin sertleşmesi, iltica süreçlerinin zorlaştırılması ve düzensiz göçle mücadele için geliştirilen yüksek maliyetli güvenlik önlemleri; diğer yanda da uluslararası hukukun, insan haklarının ve insani değerlerin hatırlattığı sorumluluklar var.
Oysa bu iki kavram birbirine zıt değil. Gerçek güvenlik, adaletin olmadığı bir yerde sürdürülemez. İnsan onurunu merkeze alan, göçmenlere adil çalışma koşulları sunan, toplumsal entegrasyonu destekleyen ve krizleri şeffaf yöneten ülkeler uzun vadede hem daha güvenli hem de daha saygın hale geliyor.
Turizm sektörü bu denklemin tam ortasında duruyor. Çünkü milyonlarca insanın ekmek kapısı olan bu dev endüstri, hem göçten en çok etkilenen sektörlerden biri, hem de göçmen emeğine en çok ihtiyaç duyan alanlardan biri. Akdeniz destinasyonlarında otellerden restoranlara, temizlikten tarımsal tedarik zincirine kadar görünmez bir göçmen işgücü omurgası mevcut. Yani turizm, göçün sonuçlarıyla sadece karşı karşıya değil — aynı zamanda ondan besleniyor.
Göç, Turizm ve Türkiye’nin Gerçeği
Türkiye’de turizmi etkileyen nedenlere bakıldığında:
• Güvenlik algısı,
• Benzer hizmetler için harcamanın İspanya veya Yunanistan’a göre bile yüksek olması,
• Yüksek enflasyon ve artan işletme maliyetlerinin otel ile restoran fiyatlarına yansıması,
• Rusya gibi büyük pazarların artık Mısır, Asya ya da diğer sıcak destinasyonlara doğrudan uçuşlar sunması gibi etkenler,
aslında sorunun sadece Türkiye’ye özgü değil, küresel turizm dengeleriyle de ilişkili olduğunu gösteriyor.
Ancak Türkiye’nin farkı şu: Son on yılda milyonlarca sığınmacı ve göçmeni kabul etmiş bir ülke olarak, “güvenlik algısı” ile “insani sorumluluk” arasında sıkışmış bir dengeyi yönetiyor. Bir yandan insani yükümlülüklerini yerine getiriyor, diğer yandan bu yüksek nüfus hareketliliğinin toplumsal algı ve turistik imaj üzerindeki etkisini azaltmaya çalışıyor.
Göçmen sayısının artışı, özellikle büyük şehirlerde ve sahil kentlerinde farklı toplumsal dinamikler yaratıyor. Bu durum zaman zaman medya üzerinden “güvenlik sorunu” gibi yansıtılsa da, asıl mesele yönetim biçimiyle ilgili. Yani sorun göçmenin varlığında değil; göçün nasıl yönetildiğinde.
Adalet Temelli Güvenlik Mümkün mü?
Sınırları daha güvenli hale getirmek, göçün temel nedenlerini ortadan kaldırmıyor. Yoksulluk, iklim değişikliği, otoriter yönetimler ve savaşlar sürdükçe insanlar daha iyi bir yaşam için yer değiştirmeye devam edecek.
Bu noktada turizm sektörü için asıl soru şu: “Bu yeni dünyada adil, sürdürülebilir ve güvenli bir destinasyon nasıl inşa edilir?”
Cevap, duvarları yükseltmekte değil; köprüleri güçlendirmekte.
Gerçek güvenlik, ancak adaletin tesis edildiği, insan haklarının korunduğu ve toplumsal uyumun güçlendiği yerlerde mümkündür. Turizm sektörü bu köprülerin en görünür, en sosyal ve en etkili ayaklarından biridir.
Eğer Türkiye için sürdürülebilir turizm bir gelecek vizyonuysa, o zaman artık güvenlik ve adalet kavramlarını birbirinden ayırmadan, birlikte nasıl inşa edilebileceğini konuşmanın zamanı gelmiştir.
