Papa’nın Hamlesi: Batı, Türkiye ve Rusya Üzerinde Yeni Bir Oyun mu Kuruyor?

Oslo, 30 kasım 2025

Türkiye’nin 2025 yılında Papa XIV. Leo tarafından gerçekleştirilen İznik ziyaretiyle karşı karşıya kalması, yalnızca güncel bir diplomatik olay değil; tarihsel, teolojik ve jeopolitik hafızanın eş zamanlı olarak canlandırıldığı çok boyutlu bir gelişmedir. Bu ziyaret, Birinci İznik Konsili’nin 1700. yıldönümü gibi masum görünen bir çerçeveye oturtulmaya çalışılsa da, gerçekte Hristiyan dünyasının güç mimarisini yeniden kurmayı hedefleyen geniş ölçekli bir stratejinin parçasıdır. İznik’in seçilmesi, ayinin hac kapsamına alınması, Ortodoks dünyasının tarihsel düğüm noktalarından biri olan Fener Rum Patrikhanesi’nin sembolik olarak öne çıkarılması ve Türkiye’nin bu süreçte pasif konumda kalması, meseleyi uluslararası siyaset teorisinin temel kavramları olan egemenlik, meşruiyet, sembolik iktidar ve jeokültürel nüfuz bağlamında değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.

Türkiye’nin bu ziyarete verdiği tepkisizliğin yarattığı boşluk, devlet geleneği açısından daha ciddi bir kırılma anlamına gelmektedir. Osmanlı’nın çözülme döneminde misyonerlik, eğitim kurumları ve dini ağlar üzerinden yürütülen dolaylı müdahale mekanizmaları Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve ardıl reformlarla tasfiye edilmişti. 1920’lerin Cumhuriyeti, dini kurumları siyasi nüfuz aracı olarak kullanan yapıları devlet otoritesinin dışına itmiş; Patrikhane, misyoner okulları ve yabancı kurumların imtiyazlarını sıkı bir hukuk rejimiyle sınırlamıştı. Dolayısıyla 2025’teki tablo, yalnızca güncel bir hatanın değil, kurucu devlet aklından stratejik bir uzaklaşmanın işaretidir.

Bu uzaklaşmanın en çarpıcı yanı, iktidarın iç politikada “milli ve dini değerlerin hamisi” retoriğini yüksek sesle sürdürürken; dış politikada bu değerleri ilgilendiren kritik meselelerde sessiz ya da edilgen bir çizgi izlemesidir. Papa’nın İznik’te ayin gerçekleştirmesi, Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümeniklik iddiasını fiili olarak tahkim eden bir gelişmedir; ancak iktidarın bu durum karşısında resmi, tutarlı ve hukuk temelli bir pozisyon geliştirmemesi, söylem ile pratik arasındaki derin tutarsızlığı göz önüne sermektedir. Bu çelişki, yalnızca siyasal bir ikiyüzlülük olarak değil, aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası konumlanışı açısından ciddi bir stratejik zafiyet olarak okunmalıdır.

Bu bağlamda, İznik ayini bir dini tören olmaktan öte, Türkiye’nin Lozan’dan beri inşa ettiği egemenlik rejimine yönelik sembolik bir müdahaledir. Papa’nın hac kategorisine soktuğu bu ziyaret, İznik’i küresel Hristiyan coğrafyasının merkezlerinden biri haline getirme niyeti taşımakta; bu durum gelecekte Fener Rum Patrikhanesi’nin uluslararası statü taleplerine zemin hazırlamaktadır. Üstelik bu hamle yalnızca Türkiye’ye yönelik değildir; Rus Ortodoks Kilisesi’nin tarihsel ağırlığını kırmak, Ukrayna savaşı sonrası Moskova Patrikhanesi’ni yalnızlaştırmak ve Ortodoks dünyasını ABD–Vatikan ekseninde yeniden yapılandırmak da stratejinin bir parçasıdır.

OSMANLI’NIN SON YÜZYILINDA MİSYONERLİK VE CUMHURİYET’İN KARŞI HAMLELERİ

Misyonerlik Faaliyetlerinin İmparatorluk Coğrafyasındaki Yayılımı

19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu, Batı’nın askeri ve ekonomik baskısı karşısında zayıfladıkça iç yapısına nüfuz etmek isteyen misyoner ağlarının en uygun laboratuvarlarından biri hâline geldi. Amerikan Board’dan Cizvitlere, Protestan misyonerlere kadar geniş bir örgütlenme ağı; imparatorluğun yetki boşluklarının bulunduğu bölgelerde okullar, klinikler, matbaalar ve kültürel merkezler kurarak güçlü bir yumuşak güç mekanizması inşa etti. Bu kurumlar, resmi olarak dini eğitim sağlıyor görünse de, etnik kimlik inşasını teşvik eden, Osmanlı tebaası arasında ayrışmayı körükleyen ve siyasi amaçlarla araçsallaştırılan yapılar haline geldi.

Misyoner ağlarının kurduğu okullar yalnızca teolojik değil, tarihsel ve politik içerikle de donatılmıştı. Ermeni, Rum, Arnavut ve Bulgar öğrenciler üzerinde yürütülen eğitim faaliyetleri; kendi millet bilincini Osmanlı yönetiminden ayrı bir kimlik odağına bağlamayı amaçlayan programlarla şekillendirildi. Bu nedenle Balkan ulusçuluklarının ortaya çıkışında misyoner okulları bir tür ideolojik kuluçka merkezi işlevi gördü. Araştırmalar, 19. yüzyıl sonu–20. yüzyıl başında milliyetçi örgütlenmelerin lider kadrolarının büyük bir kısmının bu okullardan geçtiğine işaret etmektedir.

İmparatorluğun zayıflaması, misyoner faaliyetlerinin meşruiyet kazanmasını da kolaylaştırdı. Batılı devletler, kendi misyoner kurumlarının güvenliğini diplomatik baskı aracı olarak kullandı; bu da eğitim alanının Osmanlı’nın egemenlik sahası olmaktan çıkıp uluslararası müdahalenin en kolay gerçekleştirildiği zeminlerden biri haline gelmesine yol açtı. Osmanlı bürokrasisi bu baskı karşısında çoğu zaman geri adım atmak zorunda kalıyor, ruhsatsız ya da izinsiz kurulan okullar dahi kapatılamıyordu.

Misyonerler, yalnızca eğitim alanında değil, matbuat yani yayıncılık alanında da güçlü bir propaganda aygıtı kurdu. Basılan kitap, broşür ve dini materyaller; Osmanlı yönetimini “geri kalmış ve baskıcı” bir otorite olarak resmederken, ayrılıkçı hareketleri “halkların özgürlük mücadelesi” retoriği içinde meşrulaştırıyordu. Özellikle Anadolu’da dağıtılan yayınlarda Türk kimliği açıkça hedef alınıyor; misyonerlik yalnızca dini değil, siyasi bir fonksiyon kazanıyordu.

İmparatorluk bu süreçte yalnızca dış baskı altında değil, içerden de kuşatma altındaydı. Misyoner okulları, Osmanlı’nın egemenlik kapasitesindeki en kritik yarılmalardan birini oluşturdu. Bu nedenle Cumhuriyet’in 1920’lerde uyguladığı radikal eğitim reformlarının tarihsel zemini, işte bu çok katmanlı misyoner kuşatmasına dayanır.

Misyoner Okullarının Ayrılıkçı Hareketlerdeki Siyasi Rolü

Misyoner okulları, 19. yüzyıl boyunca yalnızca dini eğitim veren kurumlar değil, aynı zamanda modern ulus kimliklerinin inşa edildiği merkezler olarak işlev gördü. Bu kurumlarda öğrenciler, hem Osmanlı karşıtı bir tarih anlatısı hem de Batılı güçlerin himayesinde kurulacak ulusal devlet projeleriyle tanıştırılıyordu. Özellikle Balkan coğrafyasında Bulgar, Sırp ve Yunan milliyetçiliklerinin ateşlenmesinde bu okullar kritik bir ideolojik altyapı oluşturdu.

Bu durum Anadolu’da da farklı değildi. Merzifon Amerikan Koleji’nin 1910’larda Pontus ayrılıkçılığının merkezi hâline gelmesi, misyoner okullarının siyasi fonksiyonunu en açık şekilde gösteren örneklerden biridir. Kolejin kitaplığı, tiyatro salonu, matbaası ve kulüp faaliyetleri ayrılıkçı örgütlerin fiilen üslenmesine aracılık etti. Misyoner idaresi, Osmanlı’nın tepkisini “dini özgürlüğü kısıtlama” söylemiyle Batı kamuoyuna aktarıyor; imparatorluğu baskıcı bir rejim olarak göstererek uluslararası müdahaleyi meşrulaştırıyordu.

Misyoner ağlarıyla ayrılıkçı örgütler arasındaki iş birliği çoğu zaman açıktan olmayabilir, ancak örtük destek mekanizmaları belgelerle sabittir. Okullarda verilen dil eğitimi, tarih dersleri ve dini sohbetler bile öğrencilerin Osmanlı yönetimini sorgulayan, “ulus” fikrini siyasal bağımsızlıkla özdeşleştiren bir bilinçle yetişmesine neden oluyordu. Bu durum, modern ulus-devlet kavramının Osmanlı topraklarında ortaya çıkış sürecini hızlandırdı.

En çarpıcı noktalardan biri, Osmanlı yetkililerinin bu kurumlara müdahale etmeye kalktığında Batılı devletlerin diplomatik baskılarıyla karşı karşıya kalmasıdır. Bu, misyoner okullarını yalnızca bir eğitim sorunundan çıkarıp bir egemenlik meselesi haline getiriyordu. İmparatorluğun tebaası olan öğrenciler üzerinde Osmanlı Devleti otoritesini kaybediyor; eğitim alanı devletin kontrolünden çıkıp yabancı aktörlerin siyasal nüfuz sahasına dönüşüyordu.

Bu nedenle misyoner okullarının ayrılıkçı hareketlerdeki rolü sadece geçmişe ait bir anekdot değildir. Cumhuriyet’in bu yapılara karşı yürüttüğü kararlı mücadelenin gerekçesini anlamak için misyoner kurumlarının siyasi işlevleri mutlaka hesaba katılmalıdır.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu: Cumhuriyet’in Egemenlik Operasyonu

3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Türk eğitim tarihinde bir reform değil, daha doğru ifadeyle bir devlet egemenliği operasyonudur. Kanun yalnızca medreseleri kapatmak veya eğitimi laikleştirmek amacı taşımamış; aynı zamanda Osmanlı’nın son yüzyılında devleti içeriden aşındıran misyoner okullarının yarattığı paralel otorite düzenine son vermeyi hedeflemiştir.

Kanunun yürürlüğe girmesiyle tüm eğitim kurumları Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Bu karar, yabancı okulların faaliyetlerini denetim altına almanın hukuki temelini oluşturdu. Artık hiçbir misyoner kurumu “dini eğitim” adı altında siyasi propaganda yapamayacak, Türkçe öğretim zorunlu kılınacak ve devlet dışı ideolojik yapılanmaların eğitim alanına sızması engellenecekti. Bu ölçekte bir hamle, yalnızca Atatürk’ün değil, Cumhuriyet kadrolarının tamamının devlet aklını yansıtan bir kararlılığın ürünüydü.

Tevhid-i Tedrisat’ın uygulanması sırasında karşılaşılan direniş ve misyoner raporları kanunun etkisini açıkça doğrular. Amerikan Board’un 1920’lerin sonuna ait belgelerinde Türkiye’de “çalışma alanımız ortadan kalkmıştır” ifadesinin geçmesi, bu kanunun misyoner faaliyetlerini ne ölçüde sınırladığının somut göstergesidir. Bu, bir devlet politikasının yalnızca yerel sonuçlar değil, uluslararası etkiler de doğurduğunu kanıtlayan önemli bir veridir.

Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra başlayan teftişler sonucunda ruhsatsız faaliyet gösteren veya dini propaganda yapan 50’den fazla okul kapatılmıştır. Merzifon Amerikan Koleji’nin kapatılması, yalnızca pedagojik bir denetim değil, ulusal güvenlik açısından kritik bir adımdır. Bu okulun arşivinde bulunan propaganda materyalleri, dağıtılan broşürler ve gizli toplantı belgeleri, Cumhuriyet yönetiminin müdahalesinin ne kadar yerinde olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla Tevhid-i Tedrisat, eğitim alanında tarihsel olarak ilk kez devletin tam kontrolünü sağladığı bir dönüm noktasıdır. Bu hamle, yalnızca laiklik ilkesinin değil, egemenlik hakkının korunması ve Türkiye’nin kültürel bağımsızlığının tesis edilmesi açısından hayati önemdedir.

Cumhuriyet’in Yabancı ve Azınlık Okullarına Yönelik Denetim Politikası

1926’dan itibaren çıkarılan düzenlemeler, yabancı okulları tamamen devlet denetimine bağlayarak Türkiye’deki eğitim alanında dış etkilerin nüfuzunu sınırlamayı amaçladı. Bu düzenlemelerde Türk müdür yardımcısı bulundurma zorunluluğu, Türkçe dil ve tarih derslerinin müfredata dahil edilmesi ve tüm kitapların devlet onayından geçmesi gibi hükümler yer aldı. Bu şartlar, yabancı okulların artık “paralel eğitim alanı” olarak değil, Türk eğitim sistemi içinde faaliyet gösteren kurumlar olarak işlev görmelerini sağladı.

Bu düzenlemeler aynı zamanda azınlık okullarının devlet otoritesine karşı “tarihsel muafiyet” talebini de sona erdirdi. Lozan’ın azınlık hakları belirli güvenceler tanımış olsa da, bu haklar hiçbir zaman siyasi özerklik anlamına gelmemiştir. Cumhuriyet, bu okullarda yürütülen eğitim faaliyetlerini yakından takip ederek, kimlik siyaseti üretme potansiyelini sınırlamıştır. Bu, Cumhuriyet’in laiklik anlayışının sadece din tarafsızlığı değil, ulusal birlik ve bütünlüğün korunması anlamına da geldiğini gösterir.

Bu dönemde misyoner matbaalarının kapatılması ve yasadışı materyallerin toplatılması da devletin bilinçli bir politikasıdır. Misyoner yayınları, Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi Cumhuriyet’in ilk yıllarında da ayrılıkçı hareketleri besleyen unsurlar taşımaktaydı. Matbaaların kapatılması yalnızca dini yayıncılığın sınırlandırılması değil, Türkiye’nin kültürel bağımsızlığının korunması açısından da stratejik bir hamleydi.

Türkiye’nin eğitim alanını ulusal egemenliğin merkezine yerleştirmesi, Batı dünyasında tepkiyle karşılandı. Bu tepkiler, çoğu zaman “dini özgürlüklerin kısıtlanması” söylemi etrafında şekillendi. Oysa Cumhuriyet’in yaptığı şey, Batılı devletlerin kendi ülkesinde uyguladığı denetim modellerinin aynısını Türkiye’ye uyarlamaktan ibaretti. Ancak Batı, Osmanlı dönemindeki ayrıcalıklı konumlarının sona ermesini kabullenmek istemiyordu.

Bu bağlamda 1920’lerin eğitim reformları, bugün Papa’nın İznik ziyaretinde yeniden gündeme gelen egemenlik tartışmalarının tarihsel köklerini anlamak için kritik önemdedir. Cumhuriyet, misyonerlik faaliyetlerini sınırlandırarak Türkiye’nin ulusal kimliğini korumuş; ancak 21. yüzyılda bu kazanımların aşındığı açıkça görülmektedir.

Patrikhane’nin Siyasi Alanının Sınırlandırılması

Fener Rum Patrikhanesi, Bizans’ın tarihsel mirasını taşımaya devam eden bir dini kurum olarak Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde hem dini hem de siyasi bir aktör olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı’nın son yıllarında Patrikhane, Avrupa devletleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden geniş bir siyasi etki alanına sahipti. Ayrılıkçı hareketlere zemin hazırlayan faaliyetleri, imparatorluğun bütünlüğü açısından önemli bir tehdit olarak görülüyordu. Bu nedenle Cumhuriyet yönetimi, Patrikhane’nin siyasi alanını sınırlamak için kapsamlı bir politika geliştirdi.

Atatürk, Patrikhane’nin yalnızca ibadet işleriyle ilgilenen bir dini kurum olmasını öngörerek, siyasi faaliyetlerini hukuken ve fiilen sona erdirdi. Patrik seçimi, dış ilişkiler, ekümeniklik iddiası ve siyasi temaslar devlet denetimine tabi tutuldu. Bu politika, Türkiye’nin ulusal egemenlik anlayışının bir parçası olarak şekillenmiş ve Patrikhane’nin uluslararası bir siyasi aktör haline gelmesinin önüne geçmiştir.

Lozan Antlaşması da Patrikhane’nin statüsünü siyasi değil yalnızca dini bir otorite olarak tanımlamış, “ekümeniklik” gibi evrensel iddialara açıkça yer vermemiştir. Bu nedenle Fener Rum Patrikhanesi’nin 20. yüzyıl boyunca ekümeniklik iddiasında bulunması Türkiye açısından hukuki temeli olmayan bir taleptir. Cumhuriyet yönetimleri bu konuda taviz vermemiş, ulusal egemenliğin gereği olarak Patrikhane’nin uluslararası siyasete müdahil olmasını engellemiştir.

Bu çerçevede Papa’nın 2025 İznik ziyareti, Patrikhane’nin ekümeniklik iddiasını fiilen besleyen bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin bu ziyaret karşısındaki sessizliği, Cumhuriyet’in laiklik ve egemenlik anlayışından stratejik bir uzaklaşmanın göstergesidir. Patrikhane’nin uluslararası alanda yeniden “evrensel otorite” olarak konumlandırılması, Türkiye’nin Lozan sonrası inşa ettiği hukuki çerçeveyle çelişmektedir.

Bu nedenle Patrikhane’nin siyasi alanının sınırlandırılması, yalnızca bir tarihsel uygulama değil, bugün hâlâ Türkiye’nin egemenlik politikasının temel bileşenlerinden biri olmalıdır. 21. yüzyılda bu çizginin terk edilmesi, jeopolitik sonuçları olan ciddi bir stratejik hatadır.

İZNİK, EKÜMENİKLİK VE 1700 YILLIK HAFIZANIN JEOPOLİTİK GERİ DÖNÜŞÜ

İznik’in Hristiyanlık Tarihindeki Konumu: Bir Sembolün İnşası

İznik, Hristiyanlık tarihinde yalnızca bir şehir değildir; doktrinlerin, otoritenin ve evrensel kilise yapısının kurucu taşının konduğu mekân olarak kabul edilen bir simgesel merkezdir. 325 yılında toplanan Birinci İznik Konsili, Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlık üzerindeki hâkimiyetini resmileştirmiş; inanç esaslarını tanımlayan “İznik İnanç Bildirgesi” evrensel Hristiyan doktrinin temeline oturtulmuştur. Bu nedenle İznik, yalnızca teolojik bir toplantının yapıldığı bir yer değil, evrensel kilise otoritesinin kurucu başkenti olarak hafızaya kazınmıştır.

Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlık ile siyasi bir ittifak kurduğu bu dönemin mirası, kiliseler arası tarih yazımında “ekümeniklik” tartışmasının başlangıç noktalarından biridir. Ekümeniklik, yalnızca bir dini birlik iddiası değildir; siyasi otoriteyi de meşrulaştıran bir kavramdır. İznik, bu meşruiyetin ilk defa devlet gücüyle mühürlendiği mekân olarak tanımlanır. Dolayısıyla İznik’in taşıdığı anlam, coğrafi bir yerleşimin ötesinde, siyasi-dini bir egemenlik sembolüdür.

Bu nedenle herhangi bir dini liderin –özellikle Roma Katolik dünyasının ruhani lideri olan Papa’nın– İznik’e ziyareti, sıradan bir dini gezi değildir. Bu ziyaret, 1700 yıllık bir hafızanın yeniden canlandırılması, tarihsel otorite iddiasının mekânsal olarak güncellenmesi ve teolojik bir anlatının modern jeopolitik bağlamda tekrar üretilmesi anlamına gelir. İznik’e ayak basmak, bir anlamda “aslına dönüş” iddiasıdır.

Bugün dahi Hristiyanlık içi literatürde İznik, “ortak kök” olarak tanımlanır. Katolik, Ortodoks ve Protestan teolojiler arasında ayrışmalar bulunsa da İznik Konsili, tüm gelenekler tarafından ortak bir referans noktası olarak kabul edilir. Bu da İznik’in evrensel bir dini hafızanın kilit taşı olduğunu gösterir. Böylesine güçlü bir sembolün güncel politikaya taşınması, kaçınılmaz olarak uluslararası ilişkilerde sembolik gücü yüksek sonuçlar doğurur.

Dolayısıyla İznik’in tarihsel değeri, yalnızca teolojik değil; diplomatik, siyasi ve stratejik boyutlara da sahiptir. Bugün yaşananlar, bu değerin yeniden keşfi ve çeşitli aktörler tarafından yeni bir amaçla kullanılmasıdır.

Ekümeniklik Tartışması ve Fener Rum Patrikhanesi’nin Tarihsel Konumu

“Ekümeniklik” kavramı, Hristiyan dünyasında evrensel, kapsayıcı ve tüm inananları temsil eden en üst ruhani otoriteyi ifade eder. Fener Rum Patrikhanesi tarihsel olarak Bizans’ın mirasçısı olduğu iddiasıyla bu unvanı örtük biçimde sahiplenmeye çalışmış; ancak Osmanlı ve ötesinde Cumhuriyet yönetimleri bu iddiayı hukuken ve siyaseten tanımamıştır. Çünkü ekümeniklik, dini bir unvan olmanın ötesinde, egemenlik alanı oluşturan siyasi bir iddiadır.

Lozan Antlaşması açık bir şekilde Patrikhane’nin yalnızca Türkiye’deki Rum cemaatinin dini işlerinden sorumlu olduğunu tanımlamış; uluslararası siyasi otorite iddiasına geçit vermemiştir. Bu nedenle Patrikhane’nin ekümenik sıfatını kullanması, Türkiye’nin egemenlik sınırlarını doğrudan ilgilendiren bir meseledir. Ekümeniklik iddiası, bir dini toplantı yapma özgürlüğünün ötesinde, “evrensel otorite merkezi” olma çabasıdır.

Bu noktada İznik’in devreye girmesi kritik bir sembolik işlev üstlenir. Çünkü ekümenik tartışmanın tarihsel kökleri İznik Konsili’ne dayanır. İznik, Hristiyan dünyasının ortak başlangıç sahnesi olarak kurgulanır; dolayısıyla burada düzenlenen her aktivite, “ortak Hristiyan otoritesi” fikrini güçlendiren bir boyut taşır. Fener Rum Patrikhanesi de bu sembolü kendi ekümeniklik iddiasını güçlendirmek için sıklıkla kullanır.

Nitekim Patrikhane’nin uluslararası alanda faaliyetlerini artırması, diaspora ağlarını genişletmesi ve özellikle ABD ve AB’deki siyasal çevrelerle kurduğu ilişkiler, ekümeniklik iddiasının siyasal altyapısını destekleyen faktörlerdir. Bu faaliyetler, Türkiye’de çoğu zaman “dini özgürlük” başlığı altında değerlendirildiği için siyaseten yeterince anlaşılmamıştır.

Bu nedenlerle Patrikhane’nin İznik üzerinden yürüttüğü sembolik strateji, yalnızca teolojik bir tartışma değil; egemenlik alanı oluşturma girişimidir. Türkiye’nin bu durumu önemsememesi, stratejik bir zafiyet yaratmaktadır.

Papa’nın 2025 İznik Ziyareti: Sembolik mi, Siyasi mi?

2025 yılında Papa’nın İznik’i ziyaret etme kararı, küresel Hristiyan dünyasında manevi bir buluşma olarak sunulsa da gerçekte siyasi boyutları çok daha ağır basan bir gelişmedir. Papa, yalnızca 1.3 milyar Katoliğin ruhani lideri değildir; Vatikan, uluslararası hukuka göre bağımsız bir devlettir. Bu nedenle her Papalık ziyareti bir dış politika eylemidir. Papa’nın İznik seçimi, dini bir nostalji değil, egemenlik ve otorite sembollerinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelir.

Papa’nın İznik ziyareti, Katolik dünyasının ilk konsilin toplandığı mekâna 1700 yıl sonra yeniden dönmesi olarak kurgulandı. Bu anlatı, küresel medyada “Hristiyan birliğinin tarihsel başlangıç noktasına dönüş” söylemiyle geniş yankı buldu. Ancak bu diskur, Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümeniklik iddiasını fiilen güçlendiren bir etki üretmektedir. Çünkü Patrikhane, İznik Konsili’nin “tarihsel mirasçısı” olduğunu savunarak evrensel otorite iddiasını buradan türetir.

Katolik–Ortodoks ilişkileri açısından da bu ziyaret kritik bir dönüm noktasıdır. Yüzyıllardır süren ayrılıkların ardından Papa’nın İznik’e gelmesi, “tarihi uzlaşma” ve “ortak mirasın yeniden canlandırılması” mesajını barındırır. Bu söylem, Hristiyan dünyasında sembolik bir birlik görüntüsü yaratırken, tüm gözlerin Fener Rum Patrikhanesi üzerinde toplanmasına yol açar. Böylece Patrikhane’nin uluslararası görünürlüğü artar, ekümenik iddia güçlenir.

Türkiye açısından ise bu ziyaret, çoğu siyasi aktör tarafından yüzeysel bir biçimde “turistik ve dini bir ziyaret” olarak yorumlanmıştır. Oysa Papa’nın Türkiye’nin izniyle gerçekleştirdiği bu ziyaret, ülkenin egemenlik algısı üzerinde doğrudan etkisi olan bir eylemdir. İznik, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir tarih sahnesidir; ancak bu sahnenin küresel dini ve siyasi aktörler tarafından sembolik olarak yeniden sahiplenilmesi, egemenlik tartışmalarını doğrudan ilgilendirir.

Dolayısıyla Papa’nın İznik ziyareti yalnızca dini bir buluşma değil; uluslararası güç dengelerinde Türkiye’nin kültürel egemenlik sahasının yeniden şekillendirildiği bir müdahaledir.

Türkiye’nin Sessizliği: Siyasi Körlük mü, Stratejik Tercih mi?

Papa’nın İznik ziyareti karşısında Türkiye’nin sergilediği sessizlik, farklı açılardan tartışılması gereken bir devlet refleksi örneğidir. Dış politika literatürü, sembolik diplomasiye verilen tepkinin bir devletin kendine duyduğu güven ve egemenlik bilinciyle yakından ilişkili olduğunu gösterir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin sessizliği, iki farklı şekilde yorumlanabilir: siyasi körlük ya da stratejik geri çekilme.

Siyasi körlük yorumuna göre Türkiye, bu ziyaretin uluslararası politikadaki etkilerini ciddiye almamış, olayı yalnızca dini bir etkinlik olarak değerlendirmiştir. Bu yaklaşım, Cumhuriyet’in kurucu felsefesindeki egemenlik hassasiyetinden uzaklaşmanın işaretidir. Patrikhane’nin ekümeniklik iddiası, yatay bir dini hak değil, dikey bir siyasi otorite iddiasıdır; dolayısıyla devlet tarafından yakından takip edilmesi gerekirdi.

Stratejik geri çekilme yorumu ise Türkiye’nin özellikle Batı dünyasıyla ilişkileri yumuşatma çabası içinde olduğu bir dönemde, Papalık ile bir gerilim yaşamak istemediğini öngörür. Bu durumda sessizlik, diplomatik bir krizden kaçınma stratejisinin parçası olarak değerlendirilebilir. Ancak bu tür bir geri çekilme, kısa vadede dostluk, uzun vadede taviz olarak algılanır.

Her iki senaryo da Türkiye’nin egemenlik söyleminde ciddi bir tutarsızlık olduğunu gösterir. Bir yandan ulusal egemenlik vurgusu yaparken, diğer yandan bu egemenliği doğrudan ilgilendiren sembolik olayların etkisiz bırakılması, devlet aklı ile uygulama arasındaki uyumsuzluğu ortaya koyar. Bu uyumsuzluk, Türkiye’nin çok katmanlı kimlik siyaseti karşısında kırılgan bir tutum sergilediğini gösterir.

Dolayısıyla Türkiye’nin sessizliği, bir tercihten ziyade stratejik bir boşluk olarak değerlendirilmelidir. Bu boşluk, hem uluslararası ilişkilerde hem iç politikada uzun vadeli etkiler yaratabilecek bir zafiyet alanı doğurur.

İznik’in Yeniden Şekillenen Jeopolitiği: Kültürel Egemenlik Tartışmaları

Papa ziyaretinin ardından İznik, dünya medyasında yeniden küresel bir dini merkez olarak gündeme oturdu. Bu durum, Türkiye’nin kültürel egemenliği açısından yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Kültürel egemenlik, yalnızca sembolik alanların fiziki kontrolü değil; bu alanların anlamının kim tarafından belirleneceği sorusuyla ilgilidir. İznik’in anlamını bugün Türkiye mi, Vatikan mı, Patrikhane mi belirlemektedir? Soru tam da budur.

İznik’in tarihsel hafızası küresel Hristiyanlık için güçlü bir semboldür; ancak bunu Türkiye’nin kendi siyasi ve kültürel vizyonuna entegre edememesi, sembolün başka aktörler tarafından yeniden tanımlanmasına yol açmıştır. Bu tanım süreci, yalnızca turistik değil; teolojik, hukuki ve siyasi bir yeniden çerçeveleme anlamına gelir.

Dünya basınında Papa’nın İznik ziyareti, “Hristiyanlığın kuruluş sahnesine dönüş” şeklinde sunulmuştur. Bu çerçeve, Türkiye’nin mekânı sahiplenmediği her durumda daha da güçlenecek bir söylemdir. Kültürel egemenlik, sadece fiziki egemenlik değil, anlatı inşa etme kapasitesidir. Bir mekânın hikâyesini kim anlatıyorsa, o mekâna egemen olan odur.

İznik’in yeniden küresel sembol hâline gelmesi, Türkiye açısından hem risk hem fırsat barındırmaktadır. Doğru yönetildiğinde kültürel diplomasi ve turizm açısından büyük bir potansiyele sahiptir; ancak boş bırakıldığında Türkiye’nin egemenlik alanını dış aktörlere devreden bir zafiyet yaratır.

Özetle İznik, bugün yalnızca bir şehir değil; Türkiye’nin kültürel bağımsızlık testidir. Bu testten geçip geçemeyeceği, sembolik egemenlik kavramını ne kadar ciddiye aldığına bağlıdır.

KÜRESEL GÜÇLERİN YENİ DİN-DİPLOMASİ STRATEJİLERİ VE TÜRKİYE’NİN KONUMU

21. Yüzyılda Din Diplomasiye Nasıl Dönüştü?

21. yüzyıl uluslararası ilişkilerinde din, yalnızca inanç alanının konusu olmaktan çıkmış; devletlerin küresel stratejilerinde yumuşak güç unsuru olarak kullanılan önemli bir araca dönüşmüştür. Küreselleşme ve iletişim teknolojileri, dini kimliklerin ulusal sınırları aşmasına ve yeni diplomatik araçlar olarak kullanılmasına zemin hazırlamıştır. Bu durum, özellikle Hristiyanlık dünyasında daha belirgin bir hal almış; Katolik, Ortodoks ve Protestan gelenekleri arasında rekabet ve işbirliği dengesi yeniden şekillenmiştir.

Din-diplomasi ilişkisinin dönüşümünde ABD’nin rolü kritik olmuştur. ABD, 1998’de “Uluslararası Dini Özgürlükler Yasası” ile dini yapıları dış politikasının doğrudan bir parçası haline getirmiş; çeşitli kiliseler ve dini otoriteler ile stratejik ortaklıklar geliştirmiştir. Bu çerçevede Fener Rum Patrikhanesi, ABD’nin Ortadoğu ve Avrasya politikalarının önemli bir unsuru haline gelmiştir. Patrikhaneye verilen siyasi destek, dinin jeopolitik araçsallaştırılmasının somut bir örneğidir.

Din diplomasiye dönüştükçe, dini liderler de uluslararası ilişkilerde siyasi aktörler haline gelmiştir. Papa, yalnızca Katoliklerin ruhani lideri olarak değil, aynı zamanda küresel ölçekte sosyo-politik etki yaratan bir figür olarak kabul edilmektedir. Papa’nın ziyaretleri, devlet başkanlarının ziyaretleriyle aynı düzeyde diplomatik sonuç doğurur; çünkü Vatikan’ın her adımı planlı, uzun vadeli ve çok katmanlıdır.

Bu dönüşümün bir diğer boyutu, dini mekânların stratejik öneminin artmasıdır. İznik gibi sembolik merkezler, küresel dini diplomasinin temel sahneleri haline gelmektedir. Bu sahnelerde verilen mesajlar yalnızca teolojik değil; politik, kültürel ve jeostratejik sonuçlar doğurur. Dolayısıyla Türkiye’nin bu tür sembolik ziyaretlere yönelik yaklaşımı, sadece kültürel bir mesele değil; ulusal güvenlik ve egemenlik meselesidir.

Bu nedenle , din artık uluslararası ilişkilerde pasif bir unsur değil; aktif ve yönlendirici bir güçtür. Bu gerçeği görmeyen devletler, sembolik alanlarını ve kültürel egemenliklerini küresel aktörlere teslim etme riskiyle karşı karşıyadır.

ABD’nin Ekümenik Stratejisi: Fener Patrikhanesi Neden Washington’ın Gözbebeği?

ABD’nin Fener Rum Patrikhanesi’ne verdiği destek, dini bir dayanışmadan ziyade soğuk hesaplara dayanan bir jeopolitik tercihtir. Washington yönetimi, Ortodoks dünyasının dağınık yapısını fırsat olarak görmekte ve Ortodoksların manevi merkezinin İstanbul’da olmasını kendi stratejik çıkarları açısından önemli bulmaktadır. Bu nedenle Fener Patrikhanesi, ABD için Rus Ortodoks Kilisesi’ne karşı kullanılabilecek ideal bir yumuşak güç aracıdır.

ABD’nin bu yaklaşımının temel nedeni, Rusya’nın Ortodoks dünyasında sahip olduğu güçlü hegemonik konumdur. Moskova Patrikhanesi, özellikle Doğu Avrupa’da siyasi otoriteyi destekleyen bir kurum olarak işlev görmektedir. ABD, Rusya’nın bu manevi ve toplumsal etkisini kırmak için Fener Patrikhanesi’nin “ekümenik otorite” iddiasını desteklemektedir. Böylece Ortodoks dünyasında merkezi güç dağılımı bozulmakta, Moskova’nın etkisi zayıflatılmaktadır.

Fener Patrikhanesi’nin ABD için değerli olmasının diğer bir nedeni, Türkiye’nin coğrafi konumudur. İstanbul, dinler tarihinin en kritik merkezlerinden biridir. ABD, İstanbul’da prestiji yüksek bir dini otoritenin varlığını, bölgede kültürel ve siyasi etkisini artırmak için kullanmaktadır. Bu durum, Washington’ın Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu politikalarında bir “manevi üs” oluşturma stratejisinin parçasıdır.

ABD yetkililerinin yıllardır Patrikhaneye verdiği açık destek, bu stratejinin somut delilidir. ABD Büyükelçileri ve Dışişleri temsilcileri, Patrikhaneyi düzenli olarak ziyaret etmekte; “ekümenik” nitelemesini sürekli olarak gündemde tutmaktadır. Bu baskı, Türkiye üzerinde hem diplomatik hem hukuki bir alan açma stratejisidir. Patrikhanenin statüsü, Türkiye’nin iç hukuku ile ABD’nin dış politikası arasında giderek daha fazla tartışma alanı haline gelmektedir.

Dolayısıyla ABD, ekümeniklik tartışmasını jeopolitik bir operasyon alanı olarak görmektedir. Bu alanı doğru okuyamayan Türkiye, dini bir mesele gibi görünen bir konunun aslında büyük bir güç mücadelesinin parçası olduğunu kaçırma riskiyle karşı karşıyadır.

Papa’nın İznik Ayini: Ortodoksları Bölme Hamlesi mi?

Papa’nın İznik ayini, ilk bakışta Katolik gelenekle bağlantılı bir ziyaret gibi görünse de, Ortodoks dünyası açısından çok daha derin etkileri olan bir adımdır. Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasında bin yıldır süren ayrılık, bugün hâlâ Hristiyan dünyasının en büyük kırılmalarından biridir. Bu kırılmanın tarihi derinliği göz önüne alındığında İznik gibi bir mekânda gerçekleşen Papalık ayini, Ortodoks dünyasında büyük bir sarsıntı yaratabilecek bir adımdır.

Rus Ortodoks Kilisesi, kendisini Ortodoks dünyasının doğal lideri olarak görmektedir. Moskova Patrikhanesi’nin gücü sadece dini değil; siyasi, ekonomik ve kültürel bir hegemonya üretmektedir. Papa’nın İznik ayini, bu hegemonya için sembolik bir meydan okumadır. Çünkü İznik, Ortodoks dünyasının da ortak hafızasında önemli bir yere sahiptir. Papa’nın bu hafızaya müdahalesi, Moskova tarafından “manevi işgal” olarak yorumlanmaktadır.

Fener Rum Patrikhanesi ise bu durumdan memnundur. Çünkü Katolik dünyasının desteği, Patrikhaneye Ortodoks dünyasında güç kazandırmaktadır. Papa’nın İznik’te ayin yapması, Fener Patrikhanesi’ni uluslararası alanda daha görünür kılar; onun ekümenik iddiasını dolaylı olarak meşrulaştırır. Sonuçta Katolik dünyasının manevi lideri, Ortodoks hafızasının kurucu mekânını ziyaret ederek sembolik otoritesini o mekâna taşımış olur.

Bu gelişmenin Türkiye açısından kritik tarafı, tüm bu güç mücadelesinin Türk toprakları üzerinden yürütülüyor olmasıdır. Türkiye’nin kendi egemenlik alanını belirlemesi gerekirken, iki büyük dini gelenek arasındaki rekabet mekân üzerinde yeni anlamlar üretmektedir. Papa’nın ayini, İznik’in artık Katolik-Ortodoks rekabetinin sahnesi haline geldiğini göstermektedir.

Dolayısıyla Papa’nın ziyareti yalnızca dini bir ritüel değil; Hristiyan dünyasını yeniden konumlandırma projesinin bir parçasıdır. Türkiye’nin bu tabloda pasif kalması, mekânsal egemenliğini başkalarının sembolik güç gösterilerine açması anlamına gelir.

Türkiye İç Siyasetinde Sessizlik: Stratejik Teslimiyetin Anatomisi

Türkiye’nin iç siyasetinde Papa’nın ziyareti karşısındaki sessizlik, bugünün ideolojik yapısının bir sonucudur. İktidarın dış politikada Batı ile yakınlaşma arayışı, Papalık gibi sembolik kurumlarla zıtlaşmaktan kaçınmasını beraberinde getirmiştir. Bu durum, devletin kurumsal reflekslerinde ciddi bir gevşeme yarattığı gibi Türkiye’nin uluslararası prestijini de zayıflatmaktadır.

Türkiye’de iktidar çevrelerinin “dinler arası diyalog” söylemini yeniden gündeme taşıması, Papa ziyaretinin yarattığı sembolik etkiyi gizleyen bir örtü niteliğindedir. Oysa Türkiye’nin kendi dini, kültürel ve tarihsel hafızasına sahip çıkması diyalogla çelişen bir tutum değildir. Mesele diyalog değil; egemenlik alanlarını tanımlayamama sorunudur. Bu bağlamda sessizlik, zayıflığın değil ama yönsüzlüğün göstergesidir.

İslami cenahta ortaya çıkan tepkisizlik ise ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. Normalde Atatürk’e yönelik her sembolik adımda sert tepki veren kesimler, Papalık gibi tarihsel olarak İslam dünyasıyla karşıtlık içinde olmuş bir kurum karşısında şaşırtıcı derecede sessizdir. Bu durum, iktidar çevrelerinin siyasi pozisyonu neyse dindar tabanın da o pozisyonu tekrar ettiğini göstermektedir. Bu, ideolojik bağımsızlığın kaybı demektir.

Türkiye’de milliyetçi ve Atatürkçü kesimler ise Papa ziyaretine daha eleştirel yaklaşmıştır; ancak bu eleştiriler kurumsal bir devlet politikası üretmeye yetmemektedir. Devlet aklının parçası olmayan tepkiler, yalnızca sosyal medya öfkesine dönüşmekte; stratejik sonuç üretmemektedir. Dolayısıyla eleştirilerin devlet politikası haline gelmesi için güçlü bir kurumsal irade gerekmektedir.

Bu anlamda Türkiye’nin iç siyasetindeki sessizlik, bir tercih değil; bir stratejik teslimiyet halidir. Bu teslimiyet, yalnızca Papalık ziyaretine değil; kültürel egemenlik, ulusal hafıza ve diplomatik kapasite gibi temel alanlara zarar vermektedir.

ATATÜRK’ÜN MİSYONERLİK POLİTİKASI İLE GÜNÜMÜZ UYGULAMALARININ KARŞILAŞTIRILMASI,

Tevhid-i Tedrisat ve Egemenlik Reformu: Atatürk’ün Stratejik Çerçevesi

Atatürk’ün misyonerlik meselesine yaklaşımı, yalnızca dini bir tehdit algısına değil; egemenlik anlayışının bütünsel bir yorumuna dayanıyordu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında en büyük tehlike, Osmanlı’nın son yüzyılında kök salmış olan yabancı misyoner ağlarıydı. Bu ağlar yalnızca eğitim veren kurumlar değil; aynı zamanda siyasi propaganda, etnik ayrılıkçılık ve kültürel dönüşüm mekanizmalarıydı. Bu nedenle Atatürk, sorunu sadece eğitim alanında değil, devlet egemenliği bağlamında değerlendirdi.

3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu, bu bakış açısının somut ifadesidir. Atatürk bu kanunla eğitimde parçalı yapıyı ortadan kaldırdı, devlet dışı otoritelerin toplumsal alandaki etkisini sonlandırdı. Yabancı ve azınlık okulları dahil tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Bu adım, yalnızca misyoner okullarına değil, dini tarikat ve cemaatlerin eğitim alanındaki nüfuzuna karşı da güçlü bir darbe niteliğindeydi.

Atatürk’ün politikası baskıcı değil, hukuki temelli bir siyasi inşa süreciydi. Misyoner okullarının kapatılması, propaganda faaliyetlerinin engellenmesi, materyallerin denetlenmesi gibi adımlar, belirli bir ideolojik yönlendirmeden ziyade devlet egemenliğinin korunması amacı taşıyordu. Atatürk için eğitim, ulusal kimliğin taşıyıcısıydı; bu sebeple eğitim alanında “devlet içinde devlet” oluşumlarına yer yoktu.

Atatürk döneminde uygulanan reformlar, Batılı devletlerin büyük tepkisini çekti. Amerikan Board raporlarında Türkiye’nin “çalışma alanlarını kapattığı” açıkça yazıldı. Bu tepki bile Atatürk’ün attığı adımların ne kadar köklü ve kararlı olduğunu gösterir. Atatürk, hiçbir dış baskıya boyun eğmedi; ulusal egemenlik konusunda taviz vermedi.

Bugünden bakıldığında Tevhid-i Tedrisat’ın Türkiye’nin kültürel bağımsızlığını koruyan en stratejik hamlelerden biri olduğu anlaşılmaktadır. Ancak günümüzde bu ilkenin aşındırılması, eğitimde cemaatlerin ve dış etkilerin artması, Atatürk’ün egemenlik vizyonuyla çelişen bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Misyoner Okullarının Tasfiyesi: Ulusal Güvenlik Perspektifi

Atatürk döneminde misyoner okullarının kapatılması, salt ideolojik bir refleks değildi; somut güvenlik kaygılarına dayanıyordu. Osmanlı’nın son döneminde Merzifon Amerikan Koleji, Anadolu’daki Protestan misyon istasyonları, Lazarist ve Cizvit ağları, Balkanlardaki ayrılıkçı hareketleri desteklemiş; etnik çatışmaların büyümesinde kritik rol oynamıştı. Bu nedenle Cumhuriyet yönetimi, bu kurumları yalnızca dini faaliyet yürüten kuruluşlar olarak görmedi; siyasi hedefleri olan örgütlü yapılar olarak değerlendirdi.

1925–1927 yılları arasında 50’den fazla misyoner okulu kapatıldı. Bu okulların kapatılma nedenleri arasında ruhsatsız faaliyet, Türkçe öğretmeyi reddetme, milli egemenliğe aykırı yayınlar dağıtma, propaganda materyalleri kullanma gibi çok sayıda somut gerekçe vardı. Bu durum, Atatürk’ün misyoner faaliyetlerini keyfi kararlarla değil, hukuki prosedürlerle tasfiye ettiğini gösterir.

Kapatılan misyoner okullarının çoğu, yabancı devletlerin diplomatik kanalları tarafından destekleniyordu. Ancak Atatürk, dış baskılara rağmen geri adım atmadı. Her okulun kapanışı, Cumhuriyet’in yeni kimliğini inşa eden birer egemenlik ilanı niteliğindeydi. Yabancı misyoner ağlarının eğitim sistemi üzerindeki etkisi kırıldıkça, Türkiye kendi ulusal kimliğini daha güçlü biçimde ortaya koydu.

Bu süreç, Türkiye’nin iç güvenliğinin sağlanması açısından da kritik bir rol oynadı. Misyoner okulları birer “karargâh” gibi çalışıyor; bölgesel ayrımcılığı besliyor; yabancı devletlerin istihbarat faaliyetlerine arka kapı oluşturuyordu. Atatürk bu tabloyu açıkça görmüş ve eğitim sistemini millileştirmeyi bir güvenlik reformu olarak ele almıştı.

Bugün bu tarihsel hafızanın unutulması, Türkiye’yi benzer risklere karşı kırılgan hale getirmektedir. Eğitim sisteminin dağılması, tarikat okullarının çoğalması ve dış fonlu STK’ların artması, Atatürk’ün mücadele ederek tasfiye ettiği yapılarla benzerlik taşımaktadır.

Bugünün Eğitim Politikaları: Tevhid-i Tedrisat’ın Aşındırılması

Günümüzde Türkiye’de eğitim sistemi, Tevhid-i Tedrisat’ın öngördüğü birlikten uzaklaşmış durumdadır. Devlet kontrolü dışındaki yapılara tanınan fiili imtiyazlar, eğitim alanının yeniden parçalanmasına yol açmaktadır. Tarikat ve cemaatlere ait okulların sayısındaki artış, Atatürk döneminde tasfiye edilen “paralel eğitim otoriteleri”nin yeniden ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu durum, yalnızca pedagojik bir sorun değil; egemenlik sorunudur.

Son 20 yılda yabancı fonlu eğitim ve kültür projelerinin artması, eğitim alanında dış etkilerin yoğunlaşmasına yol açmıştır. Bu fonların çoğu, ABD ve AB merkezli vakıflardan gelmektedir ve belirli ideolojik yönelimleri desteklemektedir. Bu durum, misyoner faaliyetlerinin modern versiyonu olan “yumuşak güç operasyonları”nın Türkiye’de yeniden etkin hale geldiğini düşündürmektedir.

Ayrıca imam hatip okullarının kontrolsüz şekilde yaygınlaştırılması, eğitim sisteminin işlevselliğini zayıflatmış; üniversiteye geçiş başarısını düşürmüş; nitelik sorunlarını artırmıştır. Bu yapı, Atatürk’ün laiklik ilkesinin gerektirdiği ortak eğitim modelinden uzaklaşmanın göstergesidir. Din eğitimi, bilimsel ve ulusal müfredat üzerindeki belirleyici rolünü artırdıkça, vatandaşlık bilinci yerine cemaat sadakati ön plana çıkmaktadır.

Tevhid-i Tedrisat’ın bir diğer ayağı olan milli müfredat, son yıllarda siyasi ve ideolojik müdahalelerle zayıflatılmıştır. Özellikle laiklik, bilimsel düşünce, tarih bilinci ve vatandaşlık değerleri törpülenmiştir. Bu durum, Atatürk’ün kültürel bağımsızlık vizyonu ile taban tabana zıttır.

 Bu bağlamda Türkiye’nin eğitim sistemi, Atatürk döneminin devlet egemenliğini önceleyen yaklaşımından uzaklaşmış; hem dış müdahalelere hem de içte paralel otoritelere açılmış bir yapıya dönüşmüştür.

Patrikhane Politikaları: Atatürk’ün Çizgisi ve Bugünün Zıtlığı

Atatürk, Fener Rum Patrikhanesi’nin siyasi faaliyetlerini açıkça sınırlandırmış; ekümenik iddiaları kesin şekilde reddetmiştir. Patrikhanenin yalnızca Türkiye’deki Rum cemaatinin dini ihtiyaçlarını karşılayan bir kurum olduğu, uluslararası siyasi otorite iddiasının meşru görülmediği, Lozan’da net biçimde kayıt altına alınmıştır. Atatürk’e göre Patrikhane’nin siyasi faaliyetleri “nifak kaynağı” olabilir ve devlet egemenliği açısından risk taşır.

Bugün ise durum farklıdır. Patrikhane, uluslararası alanda daha görünür hale gelmiş; ABD ve AB tarafından açıkça desteklenen bir aktöre dönüşmüştür. Türkiye, Patrikhane’nin ekümeniklik söylemine karşı teorik olarak aynı tavrı sürdürse de pratikte buna uygun bir devlet politikası yürütmemektedir. Patrikhane’nin yurtdışındaki diplomatik etkinliği artarken, Türkiye’nin tepkileri zayıflamaktadır.

Atatürk döneminde Heybeliada Ruhban Okulu’nun denetim altına alınması, bu politikanın parçasıydı. Ancak bugün bu okulun açılması için uluslararası kampanyalar düzenlenmekte; Türkiye’ye baskı uygulanmaktadır. Bu baskılar, yalnızca dini özgürlük söylemi altında sunulsa da gerçekte Patrikhane’nin ekümenik iddiasını güçlendirme stratejisinin parçasıdır.

Patrikhane’nin ABD ile kurduğu yakın ilişkiler, Atatürk döneminde kesin biçimde engellenen “devlet dışı otorite–yabancı devlet” bağının günümüzde yeniden kurulduğunu göstermektedir. Bu bağ, Türkiye’nin egemenlik alanı üzerinde dolaylı bir baskı yaratmaktadır.

Bu tablo karşısında Atatürk’ün net duruşu ile bugünün esnek hatta çoğu zaman edilgen politikası arasındaki fark, Türkiye’nin egemenlik bilincindeki erozyonu açıkça göstermektedir.

Egemenlikten Taviz: Papa Ziyareti ile Atatürkçü Politikanın Kopuşu

Papa’nın İznik ziyareti, Atatürk döneminde kesin biçimde reddedilen bir talebin bugün kabul edilmesi anlamına gelir. 1925’te Atatürk, Papalık temsilcilerinin İznik’te dini tören yapma talebini Lozan’a aykırı olduğu gerekçesiyle reddetmişti. Bu karar, devlet egemenliğini koruma refleksinin bir sonucuydu. Atatürk’e göre Türkiye, hiçbir yabancı dini otoritenin siyasi temsil alanı olamazdı.

Bugün bu politikanın terk edilmesi, devlet aklının değiştiğini göstermektedir. Papa’nın İznik’te ayin yapması, yalnızca dini bir ritüel değil; Katolik dünyanın Türkiye’de sembolik bir egemenlik alanı kurması anlamına gelir. Bu ziyaret, Patrikhane’nin ekümenik iddiasına da dolaylı destek sağlamaktadır. Çünkü Papa’nın İznik ziyareti, Hristiyanlığın ortak hafızasına yapılan bir müdahaledir ve bu müdahale Türkiye’nin kontrolü dışında gerçekleşmiştir.

Türkiye’nin bu ziyarete sessiz kalması, egemenlik alanında ciddi bir zafiyet olduğunun göstergesidir. Atatürk döneminde devlet bir talebi reddedebilirken, bugün benzer bir talep karşısında sessiz kalınmaktadır. Bu sessizlik, yalnızca diplomatik bir tercih değil; egemenlik bilincinin aşınmasının sonucudur.

Papa’nın İznik ziyaretinin hemen öncesinde Cumhurbaşkanı’nın eşinin Vatikan’ı ziyaret etmesi, bazı çevrelerce diplomatik rıza üretme çabası olarak yorumlanmaktadır. Bu yorum doğru olsun ya da olmasın, Türkiye’nin resmi duruşunun belirsizleştiği gerçeğini değiştirmemektedir.

Dolayısıyla Türkiye, Atatürk döneminde kararlılıkla savunulan egemenlik politikasından uzaklaşmış; sembolik alanını küresel aktörlerin kullanımına açan bir çizgiye yönelmiştir.

PAPA ZİYARETİNİN JEOPOLİTİK VE KÜLTÜREL SONUÇLARI

Papa Ziyaretinin ABD Stratejisiyle Kesişimi

Papa XIV. Leo’nun 2025 İznik ziyareti, yalnızca Vatikan’ın teolojik hamlesi değildir; ABD’nin küresel stratejik hedefleriyle doğrudan kesişen bir siyasal projedir. ABD, tarihsel olarak Vatikan’ı Orta Doğu ve Doğu Avrupa’da “yumuşak güç mimarisi”nin bir parçası olarak kullanmıştır. Katolik ağların sivil toplum, eğitim ve diplomasi üzerindeki etkisi, ABD için maliyetsiz ama etkili bir müdahale aracıdır. Papa’nın İznik’i hac kapsamına alması da bu mimarinin Türkiye üzerindeki yeni atağıdır.

ABD’nin 2001 sonrası Ortadoğu stratejisi iki temel hedef üzerine kuruldu: dini aktörleri güç merkezi haline getirmek ve bölgesel kimlikleri siyasetin ana belirleyicisi yapmak. Bu yaklaşım Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da ve Balkanlar’da çok kez test edildi. Türkiye ise bu stratejinin tam ortasında, hem İslam dünyasının hem de eski Bizans coğrafyasının merkezindedir. Bu nedenle Vatikan’ın attığı her adım ABD’nin bölgesel çıkarlarıyla uyumludur.

Papa’nın İznik ziyareti zamanlaması da tesadüf değildir. Ziyaretin Ukrayna savaşının kritik bir aşamasına denk gelmesi, Rusya’nın Ortodoks dünyasındaki meşruiyetini yıpratma çabasıyla doğrudan ilişkilidir. ABD, Moskova Patrikhanesi’nin etkisini kırmak için Fener Rum Patrikhanesi’ni desteklemekte, Papa’nın söylemlerini bu çerçeveye oturtmaktadır. İznik ziyareti, Ortodoks dünyasının tarihsel merkezi üzerinde bir “manevi operasyon” niteliği taşımaktadır.

ABD’nin amacı, Rusya’nın kültürel nüfuz alanını daraltırken Türkiye’yi de sembolik düzeyde edilgenleştirmektir. Türkiye’nin sessizliği, ABD açısından bir başarıdır; zira Washington için en ideal senaryo, Türkiye’nin güçlü bir itiraz üretmeyen, Pasif-Ortodoks eksende şekillenen bir Avrupa kimliğini kabullenen ülke haline gelmesidir.

Böylece Papa’nın İznik ziyareti, ABD’nin Türkiye’yi jeokültürel olarak yeniden şekillendirme planında önemli bir eşik olarak değerlendirilebilir. Ziyaretin küresel boyutu göz önüne alındığında, bunun sadece dini bir kutlama değil; ABD destekli yeni bir Hristiyan jeopolitiği projesi olduğu açıkça görülmektedir.

Rusya ve Ortodoks Dünyasında Etki

Papa’nın İznik ziyareti, Ortodoks dünyasında büyük bir kırılma yaratmıştır. Çünkü İznik, tarihsel olarak Ortodoksluğun en önemli kilometre taşlarından biridir. Birinci İznik Konsili, Hristiyan doktrinin temel kurallarının belirlendiği yerdir. Katolik bir liderin İznik’te ayin yapması, Ortodoks dünyasında “kutsal alan ihlali” gibi algılanmıştır. Bu nedenle Moskova, ziyaretin ardından sert diplomatik açıklamalar yapmış; Vatikan’ı “tarihsel alanı işgal etmekle” suçlamıştır.

Rusya açısından bu ziyaretin anlamı çok daha derindir. Moskova Patrikhanesi, Ortodoks dünyasının doğal liderliğini üstlendiğini iddia eder. Ancak 2018’de Ukrayna Kilisesi’nin bağımsızlığının Fener Patrikhanesi tarafından tanınmasıyla Moskova’nın otoritesi zaten sarsılmıştı. Papa’nın İznik ziyareti ise Moskova’nın dini liderlik iddiasını daha da zayıflatan bir adımdır.

Rusya bu hamleyi yalnızca teolojik bir müdahale olarak değil, Batı’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü psikolojik savaşın bir parçası olarak okumaktadır. Çünkü Ortodoks dünyasının dağılması, Rusya’nın yumuşak güç kapasitesinin küçülmesi anlamına gelir. Ukrayna’dan Gürcistan’a, Balkanlar’dan Suriye’ye kadar geniş bir coğrafyada Rus kimliği Ortodokslukla iç içedir. Papa’nın İznik’e ayak basması, Rusya’nın en hassas kültürel alanlarından birine yapılan sembolik bir saldırıdır.

Bu durum Fener Rum Patrikhanesi’ni güçlendirirken Moskova’yı zayıflatmaktadır. Fener Patrikhanesi’nin ekümenik iddiası, Papa’nın bu ziyaretiyle uluslararası alanda dolaylı bir meşruiyet kazanmıştır. Bu da Rusya’nın bölgedeki sembolik hâkimiyetinin erimesi anlamına gelir.

Bu yüzden Papa’nın İznik ziyareti, Ortodoks dünyasında yeni bir fay hattı oluşturmuştur. Moskova daha agresif bir tutum sergilemeye başlamış, Fener Patrikhanesi uluslararası destek kazanmış, Türkiye ise bu gerilimde edilgen bir konumda kalmıştır.

Avrupa Birliği ve Din–Siyaset İlişkisi

Avrupa Birliği’nin Papa’nın İznik ziyaretine verdiği destek, AB’nin yeni kimlik stratejisini yansıtmaktadır. Avrupa son yıllarda “Hristiyan kültürel mirası” söylemini yeniden öne çıkarmış; İslam karşısında kültürel bir birlik inşa etmeyi hedeflemiştir. Bu bağlamda Papa’nın İznik ziyareti, Avrupa’nın kendi tarihsel köklerine dönme çabasının bir parçası olarak görülmektedir.

AB’nin özellikle Yunanistan ve Kıbrıs üzerinden yürüttüğü politikalar, Türkiye’ye karşı bir kültürel sınır çizme girişimidir. Avrupa artık seküler kimliğini geri plana itip, Hristiyan kültürünü siyasi birlik çağrısının merkezi haline getirmektedir. Bu nedenle İznik ziyareti yalnızca bir dini tören değil, AB’nin kimlik siyaseti açısından önemli bir semboldür.

Avrupa basını, ziyareti “Avrupa’nın manevi mirasına dönüş” olarak sunmuş, bu çerçevede Türkiye’nin tepkisizliği eleştirel biçimde yorumlanmıştır. AB’nin bu konuda ortak bir söylem geliştirmesi, Vatikan’ın yalnız olmadığını göstermektedir.

Avrupa için Papa’nın İznik ziyareti, Türkiye’nin kültürel olarak “Avrupa dışı” bir mekâna itilmesi anlamına gelmektedir. Bu durum AB–Türkiye ilişkilerinin geleceğini doğrudan etkileyebilir. Çünkü Türkiye’nin jeopolitik konumu ne kadar önemli olursa olsun, Avrupa’nın kültürel birlik stratejisi Türkiye’yi daima dışarıda tutacaktır.

Bu çerçevede Papa’nın ziyareti, AB’nin Türkiye’yi “manevi periferide” konumlandırma çabasının sembolik bir ayağıdır. Avrupa, bu hamleyle Hristiyan dünyasının tarihsel hafızasını yeniden şekillendirmekte ve Türkiye’yi bu hafızanın dışında bırakmaktadır.

Türkiye’nin Kültürel Egemenliği Açısından Sonuçlar

Papa’nın İznik ziyareti, Türkiye’nin kültürel egemenliği açısından oldukça ciddi riskler barındırmaktadır. Ziyaretin hac statüsünde yapılması, İznik’in uluslararası bir dini merkez haline gelmesi ihtimalini doğurur. Bu durum, Türkiye’nin kendi kültürel alanını kontrol etme kapasitesini azaltabilir.

Ziyarete verilen tepkisizlik, Türkiye’nin kendi tarihine ve stratejik sembollerine sahip çıkamadığı izlenimini yaratmıştır. Bu, yalnızca dış dünyanın gözünde değil, içeride de toplumun egemenlik algısını zayıflatmaktadır. Türkiye’nin kendi kutsal mekânları üzerindeki hâkimiyeti tartışma konusu haline getirilmemeli; ancak mevcut politik çizgi, bu tür tartışmaların kapısını aralamaktadır.

İznik’in hac merkezi haline gelmesi, büyük çaplı kültürel dönüşümlere yol açabilir. Yabancı misyoner gruplarının bölgede daha aktif hale gelmesi, ekonomik yatırımlar bahanesiyle çeşitli dini organizasyonların yerleşmesi mümkündür. Bu durum uzun vadede bölgesel kimlikleri değiştirir; yerel halkın kültürel dokusu dış etkilerle dönüşür.

Türkiye’nin kültürel egemenliği yalnızca askeri ya da siyasi araçlarla korunmaz; sembollerin kontrolü de egemenliğin en önemli unsurlarından biridir. Papa’nın ziyaretiyle İznik bir güç boşluğu içinde görünmüş; bu boşluk hem Katolik hem Ortodoks dünyası tarafından değerlendirilmiştir.

Bu yüzden Türkiye’nin kültürel alanı, devletin hassasiyet eksikliği nedeniyle ciddi bir aşınma sürecine girmiştir. Bu süreç devam ederse, Türkiye kendi sembolik sermayesini kaybedebilir.

Türkiye’nin Tepkisizliğinin Yapısal Nedenleri

Türkiye’nin Papa’nın İznik ziyaretine gösterdiği tepkisizliğin arkasında çok sayıda yapısal neden bulunmaktadır. İlk olarak devlet kurumlarının dış politika ve güvenlik stratejilerinde yaşanan kurumsal zayıflama, bu tür olaylara hızlı ve tutarlı bir refleks verilmesini zorlaştırmıştır. Karar alma süreçleri kişiselleşmiş, kurumsal akıl gerilemiştir.

İkinci olarak iktidarın dış politikayı iç siyaset hesaplarıyla yürütmesi, stratejik meselelerde tutarsızlık yaratmaktadır. İktidar, Batı ile ilişkilerde sert söylem kullanırken pratikte çoğu zaman geri adım atmakta veya sessiz kalmaktadır. Papa ziyareti de bu tutarsızlığın örneklerinden biridir.

Üçüncü olarak Türkiye’de eğitim sisteminin zayıflaması, tarih bilincinin aşınmasına neden olmuştur. Devletin kendi tarihsel tepkilerini hatırlayamaması, misyonerlik ve Patrikhane konuları hakkında vizyon üretememesi bu zayıflığın sonucudur. Atatürk döneminde net olan devlet aklı, bugün belirsizdir.

Dördüncü olarak ekonomideki kırılganlık Türkiye’yi dış müdahalelere daha açık hale getirmiştir. Ekonomik bağımlılık arttıkça, siyasi tepkiler zayıflar. Bu durum Papa ziyaretinde açıkça görülmüştür.

Dolayısıyla Türkiye’de cemaatler ve dini yapılar devlet içinde etkili hale geldikçe, dış dini otoriteler karşısında sert ve net bir devlet politikası oluşturmak zorlaşmaktadır. İçte parçalanan dini otorite, dışta güçlü durmayı engellemektedir.

Bu nedenle Papa ziyareti karşısında sessiz kalınması yalnızca siyasi bir tercihin değil; daha derin yapısal bir zafiyetin sonucudur.

CUMHURİYET DEĞERLERİNİN AŞINMASI VE EGEMENLİK SORUNU

Laiklik İlkesinin Stratejik Değer Kaybı

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin sadece ideolojik bir tercihi değil; devletin bekasını doğrudan şekillendiren, güvenlik temelli bir zorunluluktur. Çünkü Osmanlı’nın çöküş sürecinde misyonerlik faaliyetleri, azınlık okulları ve dini örgütlenmeler devletin en zayıf halkalarından biri haline gelmiş; bu zafiyet merkezi otoritenin parçalanmasına doğrudan katkı sağlamıştır. Cumhuriyet, bu tarihsel tecrübeyi iyi okuyarak laikliği “hayatta kalma prensibi” olarak benimsemiştir. Bugün ise aynı ilke, siyasal iktidarın ideolojik yönelimi nedeniyle bilinçli bir şekilde aşındırılmaktadır.

Son yıllarda yaşanan kurumsal çözülme, laikliğin yalnızca bir anayasal hüküm olarak duvarda asılı kalmasına yol açmış, uygulama alanı giderek daralmıştır. Dini cemaatler eğitim, sosyal hizmet ve bürokrasi alanında yeniden görünür hale gelirken; devletin bütünleştirici rolü zayıflatılmıştır. Laikliğin zayıflaması, Türkiye’yi tarihsel olarak en fazla zarar gördüğü alana, yani dış dini otoritelerin nüfuzuna karşı savunmasız bırakmaktadır.

Papa’nın İznik ziyareti karşısında sessiz kalınmasının bir nedeni de budur. Çünkü laikliği güçlü olan bir devlet, dini bir otoritenin ülke içindeki sembolik bir mekânda bu denli stratejik bir etkinlik düzenlemesine izin vermez. Laiklik yalnızca “devletin dinler karşısında tarafsızlığı” değildir; aynı zamanda yabancı dini nüfuzun ülke içinde güçlenmesini engelleyen bir egemenlik aracıdır. Bu araç artık kullanılmamaktadır.

Laikliğin gerilemesi, Türkiye’nin jeokültürel savunma kapasitesini de zayıflatmaktadır. Vatikan’ın İznik’i hac merkezine dönüştürmesi, Patrikhane’nin ekümenik iddiasının güçlenmesi ve misyonerlik faaliyetlerinin yeniden canlanması, doğrudan laiklik ilkesinin aşınmasının sonuçlarıdır. Atatürk döneminde laiklik, Türkiye’yi dışarıdan gelen dini siyasallaşma dalgalarına karşı koruyan bir zırh olarak işlev görürken; bugün bu zırh bilinçli biçimde çıkarılmış görünmektedir.

Özetle laiklik, tarihsel bir dersin ürünüdür. Bu ders unutulduğunda, Türkiye yalnızca iç siyasi dengelerini değil, dışarıdan gelen dini-kültürel operasyonlar karşısındaki savunma hattını da kaybeder. Bugün yaşanan tablo tam olarak budur.

Devlet Aklının Çöküşü ve Siyasal Kararsızlık

Devlet aklı, kurumların ortak hafızası ve uzun vadeli stratejik planlama yeteneğiyle ortaya çıkar. Cumhuriyet’in ilk döneminde Atatürk, İnönü ve devamındaki kadrolar, dış dini otoritelerin Türkiye içindeki faaliyetlerinin oluşturduğu riskleri çok iyi analiz etmiş; Patrikhane başta olmak üzere tüm dış kaynaklı dini yapıların siyasal alanı şekillendirmesine izin vermemiştir. Ancak bugün aynı kararlılık ve stratejik tutarlılık ortadan kalkmıştır.

Papa’nın İznik ziyaretine karşı sessizlik, kurumsal bir karar değil; tamamen kurumsuzluk ortamının bir sonucudur. Dışişleri’nin geleneksel refleksleri törpülenmiş, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı gibi alanlar ideolojik kadrolaşma nedeniyle uzmanlık kapasitesini kaybetmiş, Diyanet ise ulusal rolünü aşarak siyasi bir araç haline gelmiştir. Böyle bir ortamda devlet aklının tutarlı bir karşı strateji üretmesini beklemek imkânsızdır.

Devlet aklının çöküşü aynı zamanda karar alma süreçlerinin kişiselleşmesiyle hızlanmıştır. Türkiye dış politikada kurumsal hafızadan uzaklaştıkça, stratejik konular anlık siyasi ihtiyaçlara göre ele alınmakta; uzun vadeli riskler göz ardı edilmektedir. Papa’nın ziyaretinin 1700 yıllık bir bağlamı olduğu gerçeği, bu nedenle siyasal karar vericilerin gündemine bile girmemiştir.

Bu çöküşün bir diğer boyutu, Türkiye’nin kendi sorunlarını tanımlama kapasitesinin erimesidir. Eskiden dış tehditleri tanımlayan, buna göre strateji geliştiren bir devlet aklı vardı. Bugün ise dinî semboller üzerinden yürütülen dış operasyonlar “turistik jest” olarak değerlendirilmekte, kuralların çiğnenmesi normalleştirilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin uzun vadeli egemenlik alanlarını kaybetmesine yol açar.

Bu bağlamda devlet aklının çöküşü, Türkiye’nin yalnızca Papa ziyaretine değil, gelecekte daha büyük stratejik hamlelere karşı da savunmasız hale gelmesi anlamına gelir. Bu çöküş durdurulmadıkça, Türkiye’nin jeopolitik bütünlüğü ve kültürel egemenliği ciddi tehlike altında kalacaktır.

Milletin Kimlik Dağılması ve Tarihsel Bilinç Erozyonu

Ulusal kimlik, toplumsal hafıza ve ortak gelecek tasavvuruyla şekillenir. Türkiye bugün, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana görülmemiş bir kimlik dağılması yaşamaktadır. Bu dağılmanın en önemli nedenlerinden biri, eğitim politikalarının bilimsel temelden uzaklaşması ve tarih bilincinin bilinçli olarak çarpıtılmasıdır. Genç kuşaklar, misyoner okullarının Osmanlı’yı nasıl parçaladığını, Patrikhane’nin siyasal rolünü, Lozan’ın bu meseledeki önemini bilmeden yetişmektedir.

Kimlik dağılması arttıkça, dış aktörlerin sembolik hamleleri daha etkili hale gelir. İznik gibi tarihsel önemi yüksek bir mekânın yabancı dini otoritelerce yeniden tanımlanması, toplumun direnç kapasitesini zayıflatır. Çünkü tarih bilinci olmayan toplumlar, sembol ve mekânların stratejik değerini anlayamaz.

Gençlerin dini ve milli bilinçten uzaklaşması, yalnızca kültürel bir sorun değil; jeopolitik bir güvenlik açığıdır. Bir milleti çözmenin en etkili yolu, onun tarihsel hafızasını silmek ve kimlik referanslarını değersizleştirmektir. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur. Gençler uyuşturucu, popüler kültür, sosyal medya manipülasyonu ve ideolojik kutuplaşmalar arasında kimliksizleşirken, devlet bu sürece seyirci kalmaktadır.

Papa’nın ziyaretinin toplumda güçlü bir tepki üretmemesi, bu bilinç erozyonunun doğrudan sonucudur. Toplumun bir kesimi olayın tarihsel önemini fark edememekte, diğer kesim ise siyasi kutuplaşma nedeniyle tepkisini organize edememektedir. Böyle bir kimlik dağınıklığı içinde, dış güçlerin sembolik hamleleri kolayca etkili olur.

Sonuç olarak Türkiye’nin en büyük krizi ekonomik ya da siyasi değil; kimlik krizidir. Bu kriz çözülmediği sürece, dış dini ve kültürel odakların müdahalelerine karşı toplumsal direnç üretmek imkânsızdır.

Siyasal İktidarın Sorumluluğu ve Krizin Kaynağı

Papa XIV. Leo’nun İznik’te ayin yapabilmesi, hiçbir Cumhuriyet hükümetinin bugüne kadar kabul etmediği bir adımdır. Bu durum, mevcut iktidarın dış politikadaki zayıflığını ve iç politikadaki ideolojik önceliklerini açıkça göstermektedir. İktidar, “dini hassasiyet” söylemini iç politikada kullanırken, aynı değerlerin dış politikadaki stratejik önemini göz ardı etmektedir.

Bugün Türkiye’de siyasal iktidar, milli meseleleri ideolojik ve partizan çıkarların gölgesinde değerlendirmektedir. Patrikhane, Vatikan ve ABD gibi unsurların dâhil olduğu konular, ulusal güvenlik meselesi olmaktan çıkarılıp basit bir “güncel diplomasi” meselesi gibi gösterilmektedir. Bu bilinçli bir küçültme politikasıdır.

İktidarın sorumluluğu yalnızca siyasi değil; tarihîdir. Çünkü Cumhuriyet’in ilk 50 yılında bu tür girişimlere karşı güçlü refleksler geliştirilmiş, devlet egemenliği her şeyin üstünde tutulmuştu. Bugün aynı kararlılık yoktur. İktidar, dış baskılara karşı direnç göstermemekte; bunu yapabilecek kurumsal kapasiteyi de zayıflatmaktadır.

Bu durumun temel nedeni, iktidarın Batı ile ilişkilerinde tutarlı bir diplomatik çizgi geliştirememesi ve ulusal egemenliği pazarlık malzemesi haline getirmesidir. Ekonomik bağımlılık, siyasi yalnızlık ve ideolojik öncelikler birleşince, Papa’nın ziyareti gibi sembolik hamleler karşısında sessizlik ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak siyasal iktidar, bu ziyarete izin verdiği andan itibaren, yalnızca bir diplomatik hata değil, tarihsel bir sorumluluk üstlenmiştir. Bu sorumluluk gelecekte daha büyük krizlere yol açabilir.

Cumhuriyet Değerlerinin Aşınmasının Uzun Vadeli Sonuçları

Cumhuriyet’in laiklik, egemenlik, milli birlik ve modernleşme eksenli değerleri aşındıkça, Türkiye’nin dış etkiler karşısındaki direnci de zayıflamaktadır. Bu aşınma, kısa vadeli değil; uzun vadeli derin sonuçlar doğuracaktır. Papa’nın İznik ziyareti, bu sonuçların ilk büyük göstergesidir.

Cumhuriyet değerlerinin kaybı, Türkiye’yi yalnızca kültürel olarak zayıflatmaz; aynı zamanda dış güçlerin nüfuz alanına sürükler. Egemenlik, yalnızca toprak bütünlüğü ile ölçülmez; kültürel ve sembolik güç kaybı da egemenliğin çöküşüne yol açar. İznik gibi bir mekânın küresel bir dini merkeze dönüşmesi, egemenlik aşınmasının en tehlikeli biçimidir.

Laik eğitim sisteminin zayıflaması, genç neslin tarihsizleşmesi, devlet kurumlarının çürümesi, Türkiye’yi dış dini operasyonlara karşı savunmasız hale getirir. Bu süreç devam ederse, Türkiye’nin kendi kimliğini yeniden tanımlamak zorunda kalacağı bir dönem başlayabilir.

Daha da önemlisi, Cumhuriyet değerlerinin aşınması iç barışı da tehdit eder. Çünkü dış dini aktörlerin güç kazanması, içte cemaatleşmeyi ve kimlik bölünmelerini artırır. Bu da uzun vadede toplumsal çatışma riskini büyütür.

Sonuç olarak Türkiye, Cumhuriyet değerlerini kaybettikçe yalnızca geçmişinden değil, geleceğinden de uzaklaşmaktadır. Papa’nın İznik ziyareti, bu tarihsel erozyonun sembolik zirvesidir. Eğer bu süreç durdurulmazsa, Türkiye’nin jeopolitik konumu ve kültürel kimliği geri dönüşü olmayan bir değişimle karşı karşıya kalacaktır.

TÜRKİYE’NİN ATATÜRK TAVRI VE ÇÖZÜM YOLLARI 

Atatürk’ün Sert Stratejik Tavrı

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde, Osmanlı’dan devralınan dini ve kültürel kurumların ulusal egemenliği tehdit eden potansiyelini çok net görmüştür. Misyoner okullarından Patrikhane’ye kadar tüm yapılar, devlet içinde devlet haline gelmiş ve siyasi amaçlarla kullanılabilmiştir. Atatürk, bu tehlikeyi en sert şekilde önlemiştir.

Örneğin, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, Atatürk’ün onayından geçmemiştir. 1924-1925 yıllarında yapılan yoğun diplomatik ve hukuki görüşmelerde, okulun faaliyet alanı ve eğitim programı incelenmiş, Türkiye’de yabancı dini okulların ulusal egemenliğe aykırı bir araç olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Atatürk, laiklik ve millî egemenlik ilkeleri çerçevesinde okulun açılmasını reddetmiştir.

Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenik iddiası da Atatürk tarafından dikkatle sınırlandırılmıştır. Patrikhane, yalnızca ibadetle sınırlı faaliyet gösterecek şekilde resmi olarak tanımlanmış, siyasi ve diplomatik faaliyetler kesinlikle engellenmiştir. Atatürk, Patrikhane’nin Osmanlı döneminde üstlendiği “devlet içindeki devlet” rolünü ortadan kaldırarak, milli egemenliği korumak için hukuki ve idari tedbirler almıştır.

Bu dönemde alınan kararlar, Lozan Antlaşması hükümleriyle de desteklenmiştir. Lozan, azınlıkların dini haklarını güvence altına almış, fakat Patrikhane’nin siyasi ve uluslararası müdahale hakkı yoktur hükmünü açıkça ortaya koymuştur. Atatürk, bu hukuki zemin üzerinden hareket ederek yabancı dini otoritelerin Türkiye topraklarında kendi iradelerini dayatmasını önlemiştir.

Papa’nın İznik ziyareti ve ayini karşısında ise aynı netlik ve sertlik önemlidir. Atatürk’ün yaklaşımı, dış dini aktörlerin tarihi sembolleri Türkiye üzerinde güç elde etmesine izin vermemek üzerine kurulmuştur. Bugün bu tavır, tarihsel referanslarla yeniden hayata geçirilmelidir.

Heybeliada Ruhban Okulu ve Patrikhane Üzerine Dersler

Heybeliada Ruhban Okulu, Osmanlı’dan devralınan dini eğitim yapılarının uluslararası kontrolü zedeleyebileceğini gösteren en somut örnektir. 1924 yılında Ruhban Okulu’nun açılması gündeme geldiğinde, Atatürk ve İsmet İnönü liderliğindeki devlet kadrosu, okulun sadece dini eğitimle sınırlı kalmayacağını, politik ve uluslararası propagandaya alan açacağını öngörmüştür.

Bu nedenle Atatürk, Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasına izin vermemiş, okulun faaliyetleri ve yabancı dini etkiler sıkı şekilde denetlenmiştir. Bu tavır, Cumhuriyet’in laiklik ve egemenlik ilkelerini korumanın doğrudan bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Aynı yaklaşım, Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenik iddialarına karşı da uygulanmıştır.

Fener Rum Patrikhanesi’nin Lozan Antlaşması öncesinde Osmanlı tarafından “ekümenik” olarak kabul edilme çabaları, Türkiye Cumhuriyeti tarafından reddedilmiş, Patrikhane yalnızca ibadet alanıyla sınırlandırılmıştır. Atatürk, Patrikhane’nin dış devletlerle diplomatik temas kurmasını ve siyasete müdahale etmesini kesinlikle engellemiştir. Bu strateji, Papa’nın İznik ziyaretinde uygulanmamış olsaydı, bugün Türkiye’nin sembolik egemenliği ciddi biçimde zayıflayabilirdi.

Papa’nın Ayini ve Atatürk İlkeleri

Papa XIV. Leo’nun İznik’te gerçekleştirdiği ayin, 1700 yıllık tarihi bir sembol üzerine yapılmıştır. Atatürk döneminde, Lozan ve 1924–1926 reformları çerçevesinde böyle bir girişim kesinlikle reddedilirdi. Sebepler:

1. İznik’in dini ve tarihi önemi nedeniyle, ülke egemenliğine aykırı bir dini güç oluşumunu tetikleyebilirdi.

2. Patrikhane’nin ekümenik iddiası, uluslararası politik bir araç olarak kullanılabilir ve Türkiye’nin Lozan statüsünü tartışmalı hâle getirebilirdi.

3. Yabancı dini aktörlerin sembolik bir merkez yaratması, Türkiye’nin genç nesiller üzerinde kültürel ve dini algı kontrolünü zayıflatabilirdi.

Atatürk, bu tür hamlelere karşı hukuki, idari ve diplomatik önlemlerle net sınırlar çizmiştir. Bugün Türkiye’nin atması gereken adım, aynı mantığı esas alarak, Papa’nın ayin ve benzeri sembolik hamlelerine karşı hukuki, diplomatik ve kültürel önlemler geliştirmektir.

Türkiye’nin Sert Tavır ve Çözüm Yolları

Atatürk ilkeleri ışığında Türkiye’nin yapması gerekenler:

1. Hukuki Çerçeve: İznik ve diğer dini-kültürel alanlarda tüm faaliyetler ulusal hukuka tabi olmalıdır. Yabancı dini aktörler, yalnızca izin verilen çerçevede faaliyet gösterebilir.

2. Milli Egemenliğin Güçlendirilmesi: Fener Rum Patrikhanesi ve diğer yabancı dini kurumların diplomatik veya siyasi etkinliği engellenmelidir.

3. Eğitim ve Toplumsal Bilinç: Genç nesiller, Atatürk’ün misyoner ve Patrikhane politikaları, İznik’in tarihi önemi ve Cumhuriyet’in laiklik ilkesinin anlamı üzerine bilinçlendirilmelidir.

4. Devlet Aklının Güçlendirilmesi: Dışişleri, Kültür Bakanlığı ve Diyanet koordineli bir stratejiyle ulusal egemenliği ve kültürel mirası savunmalıdır.

5. Uluslararası Hukuk ve Diplomasi: Lozan Antlaşması ve ilgili uluslararası hukuk hükümleri kullanılarak, Türkiye’nin kültürel ve dini alanlardaki egemenliği güvence altına alınmalıdır.

Bu adımlar, Atatürk döneminde uygulanan sert ve stratejik yaklaşımın modern karşılığıdır. Tarihi dersler, bugün de geçerliliğini korumaktadır.

Uyarı

Atatürk, Heybeliada Ruhban Okulu ve Patrikhane konusunda net bir “hayır” demiş, Lozan çerçevesinde Türkiye’nin dini egemenliğini korumuştur. Papa’nın İznik ziyareti ve ayini ise, bu tavrın günümüzde tekrar uygulanmamasının yol açtığı sembolik boşluğu ortaya koymaktadır.

Türkiye, Atatürk’ün sert, hukuki ve diplomatik tavrını esas alarak:

• Egemenlik alanını güçlendirmeli,

• Dini ve kültürel sembollere dair denetimi artırmalı,

• Toplumda milli bilinç ve tarih bilinci oluşturmalı,

• Diplomasi ve uluslararası hukuk yoluyla sembolik müdahalelere karşı net bir çizgi koymalıdır.

Aksi takdirde, İznik gibi kritik sembolik alanlar yabancı dini ve kültürel güçler tarafından yeniden sahiplenecek, Türkiye’nin milli egemenliği ve kültürel bağımsızlığı tehdit altında kalacaktır.

SONUÇ: 1700 YIL SONRA GELEN STRATEJİK MEYDAN OKUMA VE TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ

Papa Ziyaretinin Küresel ve Tarihsel Anlamı

Papa XIV. Leo’nun İznik’e gelişi, yüzeyde yalnızca bir ziyaret, bir ayin, bir protokol etkinliği gibi görünse de aslında 1700 yıllık tarihsel bir zincirin yeniden hareket geçmesi anlamına gelmektedir. Hristiyanlığın ekümenik mirası açısından İznik, bir şehirden öte; teolojinin, dini otoritenin ve batı medeniyetinin kurucu taşlarından biridir. Böylesine önemli bir sembolün Türkiye sınırları içinde bulunması, sıradan bir diplomatik mesele değildir. Bu gerçek tarih boyunca büyük bir jeopolitik denge unsuru olmuştur.

Bugün Papa’nın İznik’e gelişi, sembolik olduğu kadar jeopolitik bir adımdır da. Çünkü dünyada hiçbir dini otorite, 1700 yıllık tarihi olan bir mekâna “sadece turistik merak” nedeniyle gitmez. Bu ziyaret, küresel Hristiyan dünyasında İznik’i yeniden gündeme taşımış, mekânın kutsal coğrafya içindeki stratejik konumunu tazelemiş ve Vatikan’ın Ortodoks dünyası üzerindeki yumuşak güç kapasitesini artırmıştır.

Bu hamlenin Türkiye açısından en kritik yönü, uluslararası algıda İznik’in Hristiyan dünyanın ortak hafızasına zorlanarak yeniden entegre edilmesidir. Bu durum Türkiye’nin bu topraklar üzerindeki egemenlik anlatısını zayıflatabilir. Çünkü sembolik mekânlar, uluslararası toplumda siyasi ve kültürel anlam üretme gücüne sahiptir. Mekânın “kime ait olduğu” yalnızca hukuki değil, aynı zamanda kültürel bir meseledir ve Papa bu kültürel sahiplik iddiasını açıkça ortaya koymuştur.

Bu ziyarette Türkiye’nin pasif kalması, küresel aktörlere önemli bir mesaj vermiştir: “İznik üzerinde siyasi bir hassasiyet yok.” Oysa Cumhuriyet’in kurucu kuşağı için böyle bir şey düşünülemezdi. 1930’larda böyle bir girişim olsa, devlet refleksi anında devreye girer, meseleyi yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda stratejik bir tehdit olarak tanımlardı. Bugün aynı bilincin olmaması, ziyaretin küresel anlamını daha da büyütmüştür.

Dolayısıyla, Papa’nın İznik ziyareti, yalnızca bir etkinlik değil; medeniyet düzeyinde bir meydan okumadır. Bu meydan okuma, Türkiye’nin iç zaafları nedeniyle başarıya ulaşmış görünmektedir. Ancak bu sürecin etkileri uzun yıllar boyunca kendini hissettirecektir.

Türkiye’nin Önündeki Jeopolitik Riskler

Papa’nın ziyareti, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu daha büyük jeopolitik risklerin yalnızca başlangıcıdır. Öncelikle İznik’in uluslararası Hristiyan hac rotasına dahil edilmesi ihtimali, Türkiye’nin kültürel egemenliğini zayıflatacaktır. Çünkü hac bölgeleri zamanla kendi dini hukuklarını, örgütlenmelerini ve koruma statülerini talep eden alanlara dönüşebilir. Kudüs ve Santiago örnekleri bu açıdan ibretliktir.

Bu süreç, yalnızca turistik veya ekonomik bir mesele değildir. İznik’in Hristiyan dünyasında yeniden “kurucu mekân” olarak tanımlanması; Türkiye’nin tarihsel anlatısını, egemenlik iddiasını ve kültürel sahiplik hakkını zedeleyebilir. Bir mekânın gezegen çapında nasıl algılandığı, o mekân üzerindeki siyasi hâkimiyet kadar önemlidir. Bu nedenle İznik üzerindeki sembolik rekabet, gelecekte hukuki ve diplomatik tartışmalara evrilebilir.

Bir diğer risk, Fener Rum Patrikhanesi’nin “ekümeniklik” iddiasının güçlenmesidir. Papa’nın bu ziyareti, Patrikhane’ye uluslararası bir alan açabilir ve Lozan’ın sınırlandırdığı statüyü fiilen aşındırabilir. Patrikhane’nin evrensel bir otoriteye dönüşmesi, Türkiye’nin iç işlerinde yeni bir dini-siyasi güç odağı yaratacaktır. Bu, uzun vadede devlet otoritesini doğrudan tehdit eder.

Ayrıca bu ziyaret, Batı’da Türkiye karşıtı lobi gruplarına yeni bir söylem alanı sunmuştur. “İznik Hristiyan dünyasına aittir” temalı propagandalar, ileride müzakerelerde veya uluslararası platformlarda Türkiye’ye karşı kullanılabilir. Kültürel miras üzerinden yürütülen bu tür tartışmalar, birçok ülkenin başına büyük sorunlar açmıştır. Mısır, Yunanistan ve Irak bunun örnekleridir.

Dolayısıyla Papa’nın ziyareti, önemsiz bir olay değil; Türkiye’nin gelecekte karşılaşacağı çok daha büyük jeopolitik tartışmaların kapısını aralayan bir hamledir.

Ulusal Kimliğin Yeniden İnşası Gerekliliği

Türkiye bugün kimlik bakımından parçalanmış, tarihsel bilinci aşınmış ve ortak milli anlatısı zayıflamış bir toplum görünümündedir. Papa’nın İznik ziyareti karşısında toplumun büyük bölümünün tepkisiz kalması, bu çözülmenin ne kadar derin olduğunu göstermektedir. Ulusal kimlik güçlü olsaydı, bu kadar önemli bir sembolik operasyona karşı toplumsal refleks çok daha kuvvetli olurdu.

Bu durum bize önemli bir şeyi göstermiştir: Türkiye, Cumhuriyet’in kurduğu modern milli kimliği korumakta zorlanmakta; eğitim sistemi genç nesillere tarih bilinci aktarmamakta; medya ise toplumu sürekli kutuplaştırarak ortak duyarlılıkların oluşmasını engellemektedir. Bu koşullar altında dış güçlerin sembolik hamleleri toplumda karşılık bulmamakta, kritik olaylar adeta boşluk içinde kaybolmaktadır.

Ulusal kimliğin yeniden inşası, yalnızca eğitim politikasıyla değil; devletin kültürel stratejisiyle de ilgilidir. Türkiye, tarihsel hafızayı diriltmek, genç nesillere bu coğrafyanın geçmişini ve önemini öğretmek ve toplumsal dayanışmayı artırmak zorundadır. Aksi takdirde dış aktörlerin sembolik güç hamleleri daha da etkili hale gelecektir.

Kimlik inşası aynı zamanda mekanların sahiplik bilincini de güçlendirir. Bir toplum İznik’in anlamını bilirse, oraya sahip çıkar. Bu sahiplik yalnızca fiziki değil, psikolojik ve kültürel bir hattır. Bu hattın zayıflaması, Türkiye’yi gelecekte benzer operasyonlara karşı kırılgan hale getirecektir.

Bu nedenle Türkiye, ulusal kimliğini güçlendirmedikçe Papa’nın ziyareti gibi hamlelere karşı toplumsal direnç üretemeyecektir. Kimlik zayıflığı, devletin en büyük stratejik zafiyetidir.

Türkiye’nin Devlet Aklını Yeniden Kurma Zorunluluğu

Papa’nın İznik ziyareti, Türkiye’de devlet aklının ne kadar zayıfladığını acı bir şekilde ortaya koymuştur. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde bu tür bir hamleye karşı çok daha sert, çok daha bilinçli ve çok daha stratejik bir duruş sergilenirdi. Bugün ise kurumsal refleksler neredeyse tamamen silinmiş; bürokrasi liyakatten kopmuş; dış politika uzmanlığı ideolojik kadrolaşma nedeniyle erozyona uğramıştır.

Devlet aklını yeniden inşa etmek, sadece yeni kadrolar getirmekle değil; kurumların Cumhuriyet’in kurucu felsefesiyle yeniden uyumlu hale getirilmesiyle mümkündür. Çünkü devlet aklı teknik bilgi kadar tarihsel bilinç, kültürel refleks ve ulusal egemenlik duyarlılığı gerektirir.

Dışişleri Bakanlığı’nın güçlendirilmesi, Milli Eğitim’in bilim temelli hale getirilmesi, Kültür Bakanlığı’nın kültürel mirası ulusal güvenlik olarak görmesi ve Diyanet’in devlet yönetiminde siyasi rol değil, toplumsal hizmet rolü üstlenmesi şarttır. Bu dönüşüm olmadan Türkiye sembolik operasyonlara karşı sürekli kaybeden tarafta olacaktır.

Devlet aklının yeniden kurulması aynı zamanda uluslararası arenada proaktif bir politika yürütmek anlamına gelir. İznik gibi stratejik mekânların yalnızca korunması değil; dünya çapında tanıtılması, sahiplik anlatısının güçlendirilmesi ve kültürel diplomasinin etkin kullanılması gereklidir.

Türkiye’nin güçlü devlet aklı olmadan geleceğin büyük jeopolitik mücadelelerinde ayakta kalması zordur. Papa ziyareti bu gerçeği açıkça göstermiştir.

Bu Ziyaret Bir Başlangıçtır, Bitiş Değil

Papa XIV. Leo’nun İznik ziyareti, Türkiye açısından bitmiş bir olay değil; yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu ziyaret, uzun zamandır sessizce hazırlanan kültürel, diplomatik ve sembolik bir operasyonun ilk adımıdır. Eğer Türkiye bu süreci ciddiye almazsa, önümüzdeki yıllarda çok daha kapsamlı talepler, uluslararası baskılar ve sembolik sahiplenme girişimleri gündeme gelebilir.

Bu durum karşısında yapılması gereken, olayı “geçmişte kalmış bir tören” gibi görmek değil; Türkiye’nin egemenlik, kimlik ve kültürel savunma kapasitesini yeniden güçlendirmektir. Türkiye’nin bu süreci doğru okuyabilmesi için hem devletin hem toplumun bilinç seviyesini yükseltmesi gerekmektedir.

Papa’nın ziyareti, Türkiye’nin iç zaaflarının dış aktörler tarafından nasıl fırsata çevrilebileceğinin somut bir örneğidir. Eğer bu zaaflar giderilmezse, Türkiye yakın gelecekte yalnızca kültürel değil, siyasi ve diplomatik alanlarda da daha büyük baskılarla karşılaşacaktır.

Dolayısıyla bu ziyaret, Türkiye’ye bir uyarı niteliğindedir. Cumhuriyet değerlerinin yeniden canlandırılması, kurumların güçlendirilmesi ve ulusal kimliğin sağlamlaştırılması artık ertelenemez bir zorunluluktur. Aksi takdirde bu topraklar üzerindeki sembolik ve kültürel egemenlik erozyonu derinleşerek devam edecektir.

Sonuç açıktır: İznik’te başlayan bu süreç, Türkiye’nin kendisini yeniden tanımlamasını gerektiren bir dönemin habercisidir. Bu süreci doğru yönetmek, Türkiye’nin geleceğini belirleyecektir.

Sonuç: Papa Ziyareti ve Türkiye’nin Stratejik Mücadelesi

Papa XIV. Leo’nun İznik ziyareti, yalnızca bir dini tören veya sembolik bir etkinlik olarak değerlendirilmemelidir. Bu ziyaret, 1700 yıl sonra Hristiyan dünyasının Türkiye toprakları üzerindeki sembolik hak iddiasının yeniden canlandırılmasıdır. İznik’in 325 yılında gerçekleştirilen Birinci Konsil ile Hristiyanlıkta temel kuralların belirlendiği yer olması, Vatikan açısından bu hamlenin tarihsel ve teolojik meşruiyet dayanağını oluşturur.

Atatürk dönemi perspektifinden bakıldığında, bu tür girişimler kesinlikle reddedilirdi. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmaması ve Patrikhane’nin yalnızca ibadetle sınırlandırılması, Cumhuriyet’in laiklik ve milli egemenlik politikalarının somut göstergesidir. Papa’nın ayini ve Patrikhane’nin ekümenik iddiası, Türkiye’deki devlet refleksinin zayıf olduğu bir dönemde gerçekleşmiş, bu nedenle devletin stratejik ve hukuki sınırları yeterince korunamamıştır.

Bu durum, Türkiye’nin ulusal kimlik, egemenlik ve kültürel miras alanındaki zafiyetlerini açıkça göstermektedir. İznik’in küresel Hristiyan dünyasında yeniden kutsal bir merkez olarak algılanması, Türkiye’nin sembolik egemenliğini zayıflatmış, tarihsel ve kültürel kontrolü kaybetme riskini doğurmuştur. Aynı zamanda genç nesillerin tarih ve milli bilinçten uzak yetişmesi, dış müdahalelere karşı toplumsal direnç kapasitesini azaltmaktadır.

Sonuç olarak Papa’nın ziyareti, Türkiye’nin yalnızca kültürel ve dini alanlarda değil, aynı zamanda jeopolitik ve diplomatik mücadelede de stratejik reflekslerini yeniden güçlendirmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Atatürk’ün mirası, bu sürecin nasıl yönetileceği konusunda bir yol haritası sunmaktadır: Hukuki çerçeveyi güçlendirmek, devlet aklını işler hâle getirmek, toplumu tarih ve kültür bilinciyle donatmak ve egemenlik sınırlarını korumak.

Bu ziyaret, bir son değil; Türkiye için uyarı ve harekete geçme çağrısıdır. Eğer bu stratejik farkındalık sağlanmazsa, gelecekte sembolik alanlar ve kültürel miras üzerinde dış aktörlerin müdahalesi daha da yoğunlaşacaktır. Türkiye’nin Atatürk çizgisinde sert ve hukuki bir tavır alması, hem milli egemenliği hem de Cumhuriyet değerlerini korumak için kaçınılmazdır.

Kaynakça

1. Zürcher, Erik Jan. Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris, 2017.

2. Mango, Andrew. Atatürk: The Biography of the Founder of Modern Turkey. London: Overlook Press, 2000.

3. Kafadar, Cemal. Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State. Berkeley: University of California Press, 1995.

4. Lewis, Bernard. The Emergence of Modern Turkey. London: Oxford University Press, 1961.

5. Hall, Richard C. The Balkan Wars 1912–1913: Prelude to the First World War. London: Routledge, 2000.

6. American Board of Commissioners for Foreign Missions. Annual Reports 1910–1925. Boston: ABCFM Archives.

7. Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, 1927.

8. Finkel, Caroline. Osman’s Dream: The History of the Ottoman Empire. London: John Murray, 2005.

9. Papadakis, Yiannis. Religious and National Identity in Modern Greece and Turkey. Athens: University of Athens Press, 2010.

10. Barkey, Karen. Empire of Difference: The Ottomans in Comparative Perspective. Cambridge: Cambridge University Press, 2008.

11. Clark, Bruce. Twice a Stranger: How Mass Expulsion Forged Modern Greece and Turkey. Cambridge: Harvard University Press, 2006.

12. Blumi, Isa. Reinstating the Ottomans: Alternative Balkan Modernities, 1800–1912. New York: Palgrave Macmillan, 2011.

13. Karpat, Kemal H. Ottoman Population, 1830–1914: Demographic and Social Characteristics. Madison: University of Wisconsin Press, 1985.

14. Papadopoulos, Panayiotis. Orthodox Christianity and Nationalism in the Modern Age. Athens: Hellenic Institute for Byzantine and Post-Byzantine Studies, 2012.

15. Çolak, Hasan. Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri ve Eğitim Üzerindeki Etkileri (1800–1925). Ankara: TTK Yayınları, 2007.

16. Hanioğlu, M. Şükrü. Atatürk: An Intellectual Biography. Princeton: Princeton University Press, 2011.

17. MacMillan, Margaret. Paris 1919: Six Months That Changed the World. New York: Random House, 2001.

18. Kitromilides, Paschalis M. Enlightenment and Revolution: The Making of Modern Greece. London: Variorum, 1996.

19. Clark, Bruce. A Balkan History: Religion, Nationalism, and Politics in Southeast Europe. Cambridge: Cambridge University Press, 2015.

20. Stanford, Jason. Christianity in the Ottoman Empire: Religion, Identity, and Power. New York: Routledge, 2018.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir