Taş Atanlar Derneği: Kınamanın Ulusal Sporu Üzerine Bir İnceleme

Oslo, 21 Ekim 2025

Herkesin Eli Taşta

Bizim memlekette öyle bir hastalık var ki, ne ilaçla geçer ne duayla.

Adı: Kınama Hastalığı.

Bu illet öyle yayılmış ki, doğan bebeğin bile ilk tepkisi ağlamak değil, “Bu ebeyi kim seçti böyle?” demek oluyor.

Sanki herkes kınama memuriyetine atanmış; maaş yok ama görev bilinci sonsuz.

Bak mesela kahvede oturursun, birisi gelir:

“Filanca var ya, kendini ne sanıyor?”

O “filanca” kimdir, ne yapmıştır, bilinmez. Ama önemli değil. Çünkü burada mesele “bilmek” değil, “kınamak”.

Bilgi fazla olursa taşın ağırlığı azalır. Bizim taşlarımızın en güzeli, cehaletle yoğrulmuş olanıdır.

Sokağa çık, markete git, televizyon aç, fark etmez. Herkesin elinde görünmez bir taş var.

Biri sanatçıya atıyor, biri komşusuna, biri siyasete, biri havaya bile atıyor, sırf elindekini kullanmış olmak için.

Atmayanı da ayıplıyoruz tabii: “Ne o, yürek mi yemiş, taş atmıyor?”

Yani bizde iyi insan olmak, doğruyu yapmak değil; doğru yapana taş atmaktır.

Kınama Ekonomisi

Bir düşün bakalım, kınamanın borsası olsa ne olurdu?

Kınama endeksi bugün yüzde 4 yükselirdi.

Sebep? Bir ünlü sabah kahvaltısında peynir yemiş.

Anında manşet: “Bu devirde peynir mi yenir!”

Altına yorumlar: “Ahlak kalmamış!” “Zaten o da şöyleydi!”

Sosyal medya sağ olsun, kınama ekonomisinin kalbi orada atıyor.

Birinin hayatına dair en ufak bilgiyi alınca hemen değerlendirmeye alıyoruz:

— “Aaa bak! Tatile gitmiş.”

— “Demek paramız çok!”

— “Yok canım, kredi çekmiştir, borç içindedir o.”

— “Neyse ki mutlu görünmüyor, oh rahatladım.”

İşte modern çağın mutluluk formülü:

Kendin iyi olamıyorsan, başkasının kötü olduğunu düşün.

O zaman huzur gelir.

Birinin mutluluğuna tahammül edemeyen bir halk olduk.

Herkes diyor ki “Ben niye değilim?”, sonra da kendi başarısızlığını örtmek için başkasının üstüne çamur serpiyor.

Böylelikle ülke ekonomisinde üretim azalıyor ama kınama ihracatı tavan yapıyor.

Yani demir çelik değil, kin ve kınama satıyoruz birbirimize.

Sosyal Medya: Dijital Taş Ocağı

Eskiden insanlar dedikodu için mahalleye, komşuya giderdi. Şimdi herkesin cebinde kendi kahvehanesi var.

Adı: Sosyal medya.

Orada herkes kendi fikir babası, kendi yargıcı.

Birinin fotoğrafına bakıp üç saniyede hüküm veriyor:

“Bu kesin sahte gülüyor.”

“Bu kesin ayrılmış.”

“Bu kesin bize hava atıyor.”

Yahu kardeşim, belki adam sadece gülüyordur. Ama olmaz!

Bizim kültürde birinin iyi görünmesi bile suçtur.

Gülmek bile şüpheli davranış. “Ne oldu da güldün, biz ağlarken sen niye gülüyorsun?”

Bir de toplu taşlamalar var. Linç deniyor buna ama biz halk arasında “hak yerini buldu” diyoruz.

Birini buluyorlar, günah keçisi ilan ediyorlar.

“Bu gidişatın suçlusu kim?”

O!

O kim? Fark etmez.

Yeter ki biri yansın, taş atacak bir duvar bulunsun.

Bu ülkede suçludan çok hedef var çünkü.

Herkes hedef, kimse sorumlu değil.

Akademik Kınama Enstitüsü

Bir de bu işin entelektüel versiyonu var: Akademik taşlama.

Orada da işler şöyle:

Bir profesör kitap yazar, öbürü der ki:

“Bu zaten on yıl önce yazılmıştı.”

Diğeri çıkar: “Bu yeterince derin değil.”

Bir başkası gelir: “Bu fazla derin, halk anlamaz.”

Sonuç?

Hiç kimse okumaz, herkes eleştirir.

Bizde düşünce üretmek tehlikelidir, çünkü ilk taşı arkadaşın atar.

O yüzden herkes fikirlerini çekmeceye saklar, sonra çekmeceye bakıp “Niye kimse düşünmüyor?” diye şikâyet eder.

Akademik dünyamızda üretimden çok düzeltme, yaratmadan çok küçümseme vardır.

Yani “Yapamadım ama onun yaptığında da bir kusur bulurum.”

Hani o meşhur laf var ya, “Yapamayan eleştirmen olur.”

Biz bunu meslek hâline getirdik: “Eleştiremedin mi? O zaman kınayıcı ol!”

Kınamanın Psikolojisi: Kendi Gölgemize Taş

Birini kınadığımızda aslında kendimize saldırırız da fark etmeyiz.

Çünkü kınadığımız şeyin bir parçası bizde vardır.

“Bak, ne kadar kibirli!” derken aslında kendi kibirimizle konuşuruz.

Ama insan kendine taş atmaz, değil mi?

O yüzden en iyisi, başkasının üstüne atmak.

İçinde bir huzursuzluk, bir eksiklik varsa bunu kabul etmek zordur.

Onun yerine birini suçla, taşla, rahatla.

Tıpkı ateşi başkasına üfleyip ısınmaya çalışmak gibi.

Oysa sonuçta hepimiz aynı yerde yanıyoruz.

Kınamak kısa süreli bir mutluluk sağlar ama uzun vadede ruhu çürütür.

Tıpkı pastanın üstündeki çilek gibi: Tatlı görünür ama asıl mideyi yakan odur.

Sağlıklı insan eleştirir, hastalıklı insan kınar.

Eleştiri anlamaya çalışır, kınama ise susturmaya.

Eleştiride akıl vardır, kınamada öfke.

Ve en tehlikelisi de şu: Kınayan insan, kınadığı şeye dönüşür.

Başkalarının hatalarına bakarken kendi içindeki canavarı besler.

Sonra “Ben niye bu kadar öfkeliyim?” diye sorar ama cevabı bulamaz:

Çünkü her taş, geri döner.

Kınama, Ulusal Spor

Futbol, güreş, halter… Bunlar eskide kaldı.

Yeni ulusal sporumuz “kınama atışı”.

Kuralları basit:

Rakibini tanımayacaksın, hakkında hiçbir şey bilmeyeceksin ama kesin konuşacaksın.

Kim daha yüksek sesle kınarsa, maçı o kazanır.

Yorumlarda ne kadar bağırırsan o kadar kahramansın.

Gerçeği aramak mı? O, oyun dışı hareket sayılır.

Bir gün belki olimpiyatlara bile girer bu spor.

Türkiye kınama dalında dünya şampiyonu olur.

Madalyaları da taş şeklinde dağıtırlar.

Kınayan vatandaşlarımız gururla boyunlarına takar:

“Ben şu kadar kişiyi susturdum, sen kaç tane kınadın?”

Ama unuttukları bir şey var:

Bu oyunun galibi yok.

Taş atarken herkes yaralanıyor, farkına varmadan.

Çünkü elinle attığın taş, dönüp kalbine çarpıyor.

Ama biz o kadar alışmışız ki acıya, “Bu da geçer” deyip bir taş daha atıyoruz.

Son Söz: Taşını Bırak, Yürümeye Başla

Düşünsene, eğer herkes taş atmayı bıraksa, o taşlardan yollar döşenir.

Kınamak yerine anlamaya çalışsak, kelimeler köprü olurdu.

Ama kolay değil, biliyorum.

Taş atmak bir alışkanlık, neredeyse refleks.

Birini görünce hemen başlıyoruz:

“Bu kim? Ne yaptı? Kime ne dedi?”

Sanki hepimiz küçük birer mahkeme kurmuşuz kafamızda.

Ama kimse kendini yargılamıyor.

Bir gün biri sana taş attığında kızma.

Bil ki o taş, onun içinde taşıdığı eksikliğin şekil almış hâlidir.

Belki de içindeki boşluğu doldurmak için atıyor.

Sen o taşı eğilip al, kenara koy.

Belki bir gün o taşlardan bir ev yaparsın.

İşte o zaman sen kazanırsın.

Kınamanın olmadığı bir dünya belki de hiç var olmadı.

Ama bu, denemeyeceğimiz anlamına gelmez.

Kendini taşlamadan, başkasını kınamadan yaşamak hâlâ mümkün.

Yeter ki önce ellerimizi boşaltalım.

Taş yoksa, savaş da yok.

Ve belki o zaman, ilk kez birbirimizi duyarız.

Çünkü taş atmak gürültü çıkarır, ama anlamak sessizlik ister.

Son Cümle:

“Sağlıklı insan kınamaz; kınandığında da üzülür, çünkü bilir: Taş atan, aslında kendi duvarını yıkıyordur.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir