Kopenhag 15 Nisan 2026
Erdal Çolak
Bugün dünyaya baktığımızda insanın aklına bazen mutfak geliyor. Çünkü doğadaki en basit süreçler bile bir dengeye, bir kurala bağlı ilerlerken, insanın kurduğu düzen giderek ölçüsüzleşiyor.
Oysa hayatın kendisi, en sade haliyle bile bir öğretmen gibi davranır. Patates bile yağa girince kızarır; yani bir tepki verir, bir değişim yaşar. Ancak günümüz dünyasında ne liderler ne de toplumlar yaptıklarıyla yüzleşme ihtiyacı hissediyor. Hata artık bir öğrenme süreci değil, çoğu zaman savunulması gereken bir pozisyon haline gelmiş durumda. Bu durum sadece siyasetle sınırlı da değil; toplumun birçok alanına yayılmış daha geniş bir karakter sorununun parçası.
Bu yüzleşmeme hali, yalnızca devletler ve bireyler düzeyinde değil, bazı dini yapılar ve toplumsal gruplar içinde de görülüyor. Dünyada farklı dinler üzerinden ortaya çıkan bazı sahte yapılar, tarikatlar ve kapalı cemaatler, inanç duygusunu bir anlam arayışı olmaktan çıkarıp bir kontrol ve sömürü aracına dönüştürebiliyor. İnsanların manevi ihtiyaçlarını kullanarak ekonomik, psikolojik veya sosyal bağımlılık oluşturan bu yapılar, dinin özündeki ahlaki ve vicdani zemini zayıflatıyor. Bu durum yalnızca tek bir inanç sistemine özgü değildir; farklı coğrafyalarda ve farklı dinlerin içinde benzer biçimlerde ortaya çıkabilmektedir.
İster siyaset olsun ister inanç alanı, temel sorun aynı noktada birleşiyor: insanın kendi gücüyle ve etkisiyle yüzleşmekten kaçınması. Yüzleşmenin olmadığı yerde ise dönüşüm değil, sadece tekrar eden bir döngü oluşur. Maalesef yüzler patates kadar kızarmıyor.
Amerika Birleşik Devletleri özgürlük söylemini öne çıkarırken İran direniş vurgusu yapıyor; fakat ortaya çıkan tablo yıkım ve acının ortaklığını gösteriyor. Bu durum, küresel siyasetin çıkar odaklı ve aynı zamanda ahlaki boşluk içinde olduğunu ortaya koyuyor. Söylem farklılıkları, pratikte yaşanan insani sonuçları değiştirmiyor.
Soğan doğranınca insanı ağlatır; bu bir etki tepki ilişkisidir. Ancak İsrail dahil birçok ülkenin operasyonları ve Orta Doğu’daki çatışmalar karşısında dökülen gözyaşları çoğu zaman sayısal veriye indirgenmektedir. İnsan acısı ile siyasi kararlar arasında ciddi bir kopukluk vardır ve bu, empati eksikliğini gösterir. Karar alıcılar çoğu zaman sahadaki gerçekliği uzak bir istatistik gibi görmektedir.
Çay demlendiğinde rengini belli eder; fakat uluslararası sistemde bu netlik kaybolmuştur. Devletler söylem ve uygulamada farklı davranır. Çin düzen, Amerika demokrasi, Avrupa huzur vurgusu yaparken kontrolü artırır; Batı demokrasi huzur derken çıkar temelli politikalar izleyebilir. Bu durum güveni zayıflatır ve uluslararası sistemde öngörülebilirliği azaltır.
Su akar yolunu bulur; ancak siyaset bu akışı bozar. Afrika ve Orta Doğu krizleri dünya çözümden çok denge hesaplarıyla yönetilir. Krizler sürer, çatışmalar kalıcılaşır. Bu coğrafyalarda acı adeta sürekli bir gerçekliktir ve çoğu zaman stratejik hesapların yan ürünü haline gelir.
Yumurta kırıldığında yeni bir form oluşabilir; fakat Afrika, Irak, Yemen, Suriye, Libya ve Ukrayna örneklerinde kırılma çoğu zaman parçalanmaya dönüşmüştür. Dış müdahaleler kalıcı istikrarı zorlaştırır ve yerel toplumların kendi dinamiklerini zayıflatır. Yeniden inşa süreçleri uzun ve kırılgan hale gelir.
Trump döneminde ABD’nin Orta Doğu’da Kürtler üzerinden denge kurma çabası dikkat çekicidir. Bu, yemeğe dışarıdan sürekli malzeme eklemek gibidir; kısa vadede sonuç verir ama uzun vadede yapıyı bozar. Kürtler ise parçalı bir gerçeklik içinde yaşamaktadır ve bu durum bölgesel politikaların karmaşıklığını artırır.
Tuz kararında lezzet verir, fazlası bozar. Güç de böyledir; aşırısı sistemi zayıflatır. Askeri ve ekonomik baskılar çoğu zaman yeni krizler üretir ve hedeflenen istikrarı sağlamaz. Gücün etik sınırları giderek daha fazla tartışma konusu olmaktadır ve bu durum uluslararası normları zorlamaktadır.
Avrupa ve ABD ilişkilerinde de benzer gerilimler görülür; ittifak içinde bile çıkar farklılıkları belirgindir. Ortak değer söylemi olsa da pratikte politik öncelikler değişmektedir ve bu durum transatlantik güveni zaman zaman zedelemektedir.
Şekerin fazlası tadı bozar, propaganda da gerçeği bastırır. Medya ve algoritmalar gerçekliği yeniden üretir; bireyler çoğu zaman yönlendirilir. Bu durum bilgiye erişimi zorlaştırır ve algı yönetimini güçlendirir. Toplumlar, gerçek ile kurgu arasındaki çizgiyi giderek daha zor ayırt eder hale gelir.
Kahve acıdır ama karakterlidir; fakat günümüzde acıyı anlamlı kılan ilkesel duruş eksiktir. Siyaset çoğunlukla çıkar merkezlidir ve bu da kararların ahlaki zeminini zayıflatır. Bu nedenle güven krizi derinleşmektedir ve uluslararası iş birliği kırılganlaşmaktadır.
Buz eridiğinde suya dönüşür; değişim kaçınılmazdır fakat sistemler buna direnmektedir. Çin, ABD, Rusya ve Avrupa ülkeleri farklı yöntemlerle mevcut düzeni korur. Ancak bu direnç bazı durumlarda yapısal sorunları daha da görünmez hale getirir ve reform ihtiyacını erteler.
Un yoğrulunca şekil alır; fakat Afrika’da tarihsel müdahalelerle oluşan yapılar çoğu zaman uyumsuzdur ve istikrar üretmez. Bu durum devlet inşası süreçlerinin ne kadar hassas olduğunu gösterir ve dış müdahalelerin sınırlarını ortaya koyar.
Süt kaynadığında taşar; bu, biriken toplumsal baskının sonucudur. Protestolar ve göçler, artan eşitsizliğin yansımasıdır ve sistemlerin taşıma kapasitesini zorlar. Toplumlar uzun süreli adaletsizliklere karşı daha görünür tepkiler vermektedir.
Ateş kontrol edilirse faydalıdır, kontrolsüzse yıkıcıdır. Küresel gerilimler çoğu zaman kontrolsüz güç kullanımından doğar ve bu durum uluslararası sistemi kırılgan hale getirir. Güvenlik arayışı ile yıkım riski aynı anda büyümektedir. Şunu unutmamak gerekiyor krizler sadece jeopolitik değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsaldır. Doğa dengeyi korurken insan bu dengeyi bozmaktadır ve bu bozulma giderek derinleşmektedir. Bu durum sürdürülebilir bir küresel düzeni zorlaştırmaktadır. Asıl mesele şudur: Bu çağ devletlerin değil, karakterlerin krizidir. İnsanlık teknolojiyle büyümüş, ancak ahlakla aynı hızda gelişememiştir. Doğa hâlâ aynı şeyi söylemektedir: denge, ölçü, sabır ve dönüşüm.
O zaman şunu unutmamalıyız ki mutfakta bile bir yemeği güzel yapan şey malzeme değil, ölçüdür…
